Şimdi düşünüyorum da o gün ikinci ninemin parlak etiyle sadece bir Japon askeri karşılaşsaydı ninem bu yıkıma karşı koyabilir miydi? Hayır, karşı koyamazdı. Genelse tek başlarına yaşayan erkek orangutanlar bir araya geldiler mi artık şapkalı maymunu oynamazlar, normalin iki katı canavarlaşırlar, üzerlerindeki o işlemeli, güzel ve medeni giysiyi çıkarıp vahşi bir canavar gibi kurbanlarının üzerine atılırlar. Normal şartlar altında, güçlü ahlaki kuralların sindirdiği ve insanlar arasında yaşayan bu vahşi canavarlar vücutlarındaki o sert kılları üzerilerindeki güzel giysilerle gizlerler, huzurlu ve barışçıl br toplum insanların eğitim alanıdır, uzun süre kafeste kalmış bir kaplan, kurt ve leopar bile zamanla kendilerini kafese kapatan sahiplerinin insanlığından bir nebze de olsa nasibini alır. Sizce de öyle değil mi? Öyle mi? Değil mi? Öyle değil mi? Eğer erkek olmasaydım ve elimde keskin bir intikam kılıcı tutsaydım dünya üzerindeki tüm erkeklerin soyunu kuruturdum! O gün ikinci ninemin karşısına tek bir Japon askeri çıksaydı belki o da kendi annesini ya da karısını düşünüp sessizce çekip gidecekti...
Babam savaşın büyük tekerleğinde hızla dönmüş olsa da ve insani ışığı her zaman tüm gücüyle o soğuk zırhı kırmak için çabalasa da tüm yaşamı boyunca insanla politika, bireyle toplum ve insanla savaş arasındaki ilişkiyi hiç bir zaman anlamamış.
Ninem daha altı yaşına basmadan ayakları bağlanmaya başlamış, günden güne daha da sıkılaştırılmış. Bir bağın uzunluğu üç metre kadarmış, büyük ninem bu ninemin zorla kıvrılmış ayaklarını sarar, sekiz ayak parmağı kıvrılarak ayağının altına bağlanırmış, çok üzücüdür bu! Annemin de ayakları ufaktır, onun ayaklarını her gördüğümde çok üzülürüm, bağırmamak için kendimi zor tutarım: Kahrolsun feodalizm! Yaşasın ayakların özgürlüğü!