Aşırı uçlar, ardında yaşamın sona erdiği sınırlar demektir ve sanatta da politikada da, aşırılığa duyulan tutku, ölüme duyulan örtük bir özlemdir aslında.
Sabina’nın dramı ağırlığın değil hafifliğin dramıydı. Onun payına düşen yük değil, varolmanın dayanılmaz hafifliğiydi. O zamana kadar ihanetleri heyecan ve neşeyle doldurmuştu içini. Çünkü yeni ihanet serüvenlerinin yolunu açıyorsun önünde. Peki, ya bütün bu yolların bir sonu varsa? İnsan ana babasına, kocasına, ülkesine, aşkına ihanet edebilirdi ama ana, baba, koca, ülke ve aşk elden gidince ihanet edilecek ne kalıyordu geriye?