Bana bir şarkı söyle. Kelimeler ruhuma, notalar yüreğime aksın. Ağır ağır geçsin mevsimler, yıllansınlar bir şarap gibi, ne de olsa aşk bir senede on seneye bedelmiş gibi sürebilmeli. Kısacası sevgili sen önce dost ol bana, gerisi aşk, meşk, v.s nasıl olsa.
Hiç ölmez bu hayatı yaşayanlar
Günde 3 öğün keman piyano Aralarda atıştırmalık doğa yürüyüşleri Gece yatmadan mutlaka yıldızları seyretmek hayallere dalıp meşk etmek Her gün düzenli kitap alımı ve içselleştirmek onları
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Palavra
Aşk meşk tamamen bir safsata. Kimse kimseyi çıkarsız sevmiyor. Elbette istisnalar var; saf ve içten sevmeye çalışan insanlar da bulunuyor. Ama ne yazık ki onların da sonu genellikle hor görülmek ya da aptal yerine konulmak oluyor.
1000Kitap
Ey tâlib! Aşk meşk işleri nasıl? İnandın mı sende köhne aşklara?
Aşk
Etme ey benim sevdam aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme
Batı müziğindeki "bireysel bestekâr ve telif" anlayışının aksine, bizde kolektif bir estetik ve derin bir saygı kültürü hakimdir. Mevlevi kültüründe "ben" demek, ego göstermek hoş karşılanmaz. Bir bestekâr, Dede Efendi gibi bir dehanın eserine harika bir melodi eklese veya bir geçişi (terennümü) zenginleştirse bile, oraya kendi adını yazmayı bir hürmetsizlik ve kibir olarak görür. Amaç eseri güzelleştirmektir, kendi adını parlatmak değil. Bu yüzden eklemeler ana gövdenin içinde erir ve eser yine Hammamizade’nin adıyla anılmaya devam eder. Türk musikisi yüzyıllar boyunca notayla değil, meşk sistemiyle (hocadan talebeye sözlü aktarımla) yaşadı. Bir eser İstanbul’daki Yenikapı Mevlevihanesi’nde farklı, Konya’da veya Kahire’deki mevlevihanede küçük nüanslarla farklı okunabiliyordu. Her tekkenin başındaki kudümzenbaşı veya neyzenbaşı, esere kendi üslubunu ve "tuzunu biberini" katıyordu. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında bu ayinler notaya dökülmeye başlandığında (Rauf Yekta, Suphi Ezgi, Sadettin Heper gibi üstatlar tarafından), her hoca kendi hafızasındaki ya da kendi ekolündeki versiyonu yazıya geçirdi. Bugün denk geldiğimiz farklı versiyonlar, muhtemelen farklı mevlevihanelerin hafıza kayıtlarının günümüze ulaşmış halleridir. Bizim geleneğimizde bir eser, ilk bestelendiği an biten donmuş bir heykel değildir; nehir gibidir, aktıkça yeni kollarla beslenir ama yatağını ilk açanın (yani Dede Efendi'nin) adını taşımaya devam eder. Mevlevi ayinleri bu tamamlama ve ekleme meselesinin en yoğun yaşandığı, adeta bir laboratuvar gibi işlediği yerdir. Aslında bu durum, ayinin sadece "dinlenmek için" yazılmış bir konser eseri değil, doğrudan bir ritüelin (mukabelenin) yaşayan, nefes alan bir parçası olmasından kaynaklanıyor. Mevlevi ayinlerindeki bu ekleme, genişletme ve
1000Kitap