Şu kırılıp üzüldüğünde peşinden koşulan kadınlardan neyim eksik anlayamıyorum. Peşimden kosulmayı gectim direkt gözden cıkarılıyorum ben. Neyi beceremiyorum anlayamıyorum. İyice hafif meşrep yerine koyuldum yaşadığım seyde. Bana yazıklar olsun.
Ben hicbir seye trip atma kızma kırılma hakki olmayan hafif meşrep bir kadından baska hicbir sey degilim. Tüm ukalalıklari onun olsun. Baskasiyla gideceği tatili tum savunmaları da bu uğurda yaptigi ve yapacagi tum cirkefliklelri de. Bana bunlari ugruna yaptigi yanındakilerin cani cehenneme.
Reklam
Ben rahatsız olmamın doğal oldugu, yerimde kim olsa rahatsız olacağı hatta olay çıkaracagı bir mevzuda kücücuk bir trip attım bozuldum diye, karşısına geçilip ukala ukala konuşulacak bir hafif meşrep degilim. Bunu bunca zaman anlatamamisşam bundan sonra da anlatamam orası ayrı mesele. Herkese kıymetlileriyle ve hafif meşrep görmeyip bunun zerresini yapamayacaklariyla iyi tatiller şimdiden.
"İNCİ" Ona sımsıkı sarıldım
10.BÖLÜM 🌹 İnci 🌹 Gitmemişti. Hâlâ buradaydı. Rektör ve iki kadın profesörün arasında, yüzünde o ciddi ama nezaketinden ödün vermeyen ifadesiyle duruyordu. Onca insanın, onca gürültünün ortasında bile çevresine yaydığı o vakur karizma... Etkilenmemek, ona kayıtsız kalmak imkânsızdı. Etrafındaki kız öğrencilerin hayranlık dolu bakışlarını, kadın hocaların ona yaranmak istercesine hafifçe eğilip bükülen tavırlarını görebiliyordum. Ama beni asıl hapseden, onun bu ilginin hiçbirine zerre kadar aldırış etmeyişiydi. Kendi dünyasının hükümdarı gibiydi. "Belki de sevgilisi vardır," diye geçirdim içimden. Bu erişilmez, bu kendinden emin duruş, belki de bir başkasına ait oluşunun verdiği o huzurlu netlikten geliyordu. Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, burada durduğum her saniye kendime daha çok zarar vereceğimdi. Gitmeliydim. Bu çekim gücü beni yok etmeden arkamı dönüp kaçmalıydım. Ama ayaklarım, sanki toprağa kök salmış gibiydi. Yerimden kıpırdayamıyordum. Dudaklarımı dişlerimin arasında ezip kendimi sakinleştirmeye çalışırken, içimde büyüyen o anlamsız, o çocukça hislerle savaşıyordum. Sonra göz ucuyla fark ettim; kalabalığı yararak bana doğru geliyordu. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan vahşi bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Yanımdan geçip gideceğini, başka birine baktığını sandım önce. Ama hayır, adımları doğrudan benim merkezime, benim sessizliğime yönelmişti. Ellerimin hafifçe titrediğini hissettim, nefesim boğazımda düğümlendi. “Merhaba.” Sesi... Tanrım, o güçlü görüntüsüne ne kadar da yakışıyordu. Hem bir o kadar otoriter hem de insanı sarmalayan bir yumuşaklıkta... Ona döndüğümde elini çoktan uzatmıştı. Medeni bir tokalaşma davetiydi bu, ama benim için çok daha fazlası. İçimdeki ses bir çığlık gibi yankılanıyordu: __Lütfen panik yapma! Sakin
1000Kitap
Ey tembellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofi-meşrep kardeşler! Bu iki hadîsin mecmuu gösterir ki böyle zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı şeriat ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübarek hâlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fayda verebilir. Öyle ise onu kazanmaya çalışınız.
Din
Aşk câmını nûş eyledim
Aşağıda sözlerini verdiğimiz ve bestelediğimiz eserin şairi Mustafa Rûmî (1814-1877), 19. yüzyıl Osmanlı tasavvuf edebiyatının mütevazı olduğu kadar derinlikli simalarından biridir. Hayatı ve edebi kişiliği özetle şöyle: Asıl adı Mustafa olan şair, şiirlerinde Mustafa Rûmî, Rûmî ve bazen de Kemter Mustafa mahlaslarını kullanmıştır. 1814 Bolu/Gerede doğumludur. Mustafa Rûmî’nin şiirleri, medrese eğitimi ile irfani neşvenin birleştiği bir potada erimiştir. Şarkı sözü olan aşağıdaki dizelerde de görüldüğü gibi ( "Ben katremi mahv eyledim ummân desinler bana"), şiirlerinin ana ekseni varlıktan geçip Hakk’ta yok olmak (fenâ) üzerine kuruludur, şiirde tevazu ve hakikat yolculuğunu işlemiştir şair... Melâmî meşrep bir tavrı da açıkca şiirde görünür; halkın kınamasından çekinmeyen, iç alemine yönelmiş bir portre çizer. Hem aruz hem de hece veznini şiirlerinde başarıyla kullanmıştır. Şiirlerinde Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî ve Eşrefoğlu Rûmî’nin etkileri de açıkça görülür. Samimi, hikmetli ve öğretici bir dili vardır... Bu şiirdeki "Acıya tatlı aşladım bâğbân desinler bana" dizesi tasavvuf edebiyatının en zarif "insan terbiyesi" metaforlarından biridir. Meselâ bir bahçıvanın (bâğbân) maharetiyle dile getirilen bu ifadeyi birkaç katmanda inceleyebiliriz: Aşılama Metaforu (Biyolojik Boyut): Bilindiği üzere doğada yabani, meyvesi acı veya tatsız olan bir ağaca, ehlileşmiş ve tatlı meyve veren bir daldan "aşı" yapılır. Mustafa Rûmî burada kendini bir bâğbân (bahçıvan) olarak tanımlarken, aslında bir eğiticinin veya kâmil bir insanın görevini anlatır: Acı meyve, ham nefsi, terbiye edilmemiş huyları ve dünya hırslarını temsil eder. Tatlı aş ise, İlahi aşkı, güzel ahlâkı ve hikmeti temsil eder. Acı kökten tatlı meyve aldırmak; yani topraktaki ham maddeyi ruhun süzgecinden
Reklam
Reklam