"Yani bu kadar ümitsizse ben nasıl ümit verebilirim? Hem size söylüyorum: Onun bütün kederleri benden gelmiyor ki. Ben bahaneyim âdeta."
Orhan bu sözdeki fikri evvelce aşk meselelerine tatbik ederek çok düşünmüştü: Sevmek, belki de bir tek ihtirasın lehine bütün diğerlerini bastırmak değildi; bilakis aşk, sevilen şeyin içine bütün diğer ihtiraslarımızı doldurmaya benziyordu; bir insanın şahsında bütün ümitlerimizi, iştiyaklarımızı seviyoruz. Hayatımızın müspet ve menfi hadiselerinden gelen bütün hazlarımız ve kederlerimiz bu aşkın bahanesi içine sıkışarak büyüyor; aşkta; bir şey değil, her şeyi istiyoruz, bir şeye değil her şeye kin besliyoruz, ümitlerimiz ve korkularımız gibi bütün heyecanlarımız da bir tek mevzuun içine dolarak bizden karışıklığını gizliyor. Sanıyoruz ki ihtirasımız kendi kendisinden ibarettir; hakikatte bütün ruhumuzu ihtiva eder ve diğer bütün ihtiraslarımızı kendi rengine boyayarak bizi aldatır. Belki ruhun bu vahdete ihtiyacı, kendi girift âlemini tanımak aczindendir, fakat aşk, bu sahte ve suni vahdet içinde bizi bir an aldattıktan sonra ruhumuzun daha çıkmaz ve karmakarışık derinliğine bizi atar. Böyle düşünülürse yalnız Vedia değil her sevgili, bütün sevinçlerimizin ve kederlerimizin bir tek mevzu üstünde yalancı bir sarahat kazanarak coşmasına bahane telakki edilebilir.
Orhan, geldikleri tarafa doğru yarım dönerek: "Belki bütün sevgililer birer bahanedirler." dedi. "Ruhumuzun çalkalanmasına bahane. İçinde ne varsa onu dışarıya doğru savururlar."