(...) masanın karşı tarafında oturmuş, kahvesini içen dayısının söylediklerini de hatırlıyordu: Yemek yemek insanın yalnızca yaşamasını sağlamak için gereken bir şey değildir, bir kimse insanlık dünyasına yemek yeme eylemiyle - belki de bir tek bu yolla - girer, kendini o dünyaya ancak böyle kabul ettirebilir demişti; o zaman dünyadan tek başına geçip gitmeyip, tıpkı yünlü bir kumaşı yiyerek içine yuvalanan bir güve gibi, o kalabalık canlı dayanışma dünyasına girer, onun temel niteliklerini yemek yercesine çiğneyip yutarak kendini, belleğinin de tüm insanlık tarihinin de bir parçası yaparmış; hatta birlikte yenen yemek, insanın "belleğim, kişiliğim, ben-benim" dediği o değersiz ufak kibirlilik ve kendini beğenmişliğin bir yana bırakılıp, o adsız, kalabalık, canlı koskoca dayanışma dünyasında eriyip yok olmasını bile sağlamış - Tıpkı yeryüzünün altındaki dayanıksız kayaların soğuyup zamanla toz haline gelerek savrulup dağılmaları gibi - hem de dün diye bir şey olmadığı, yarın da henüz gelmediği için, hiç umursanmadan ve bir daha hatırlanmamak üzere; dolayısıyla belki de yalnızca dünyadan elini eteğini çekmiş, bir mağarada meşe palamudu yiyip kaynak suları içerek yaşayan çilekeş bir kimse gerçekten övünüp gururlanabilirmiş...