eski bir arkadaşım bir keresinde bana, dünya yüzünde cennetin akşamı ilginç birinin eşliğinde geçirmeyi bekleyerek bütün gün tek başına çalışmak olduğunu söylemişti.
Tek başına ne duru iyilik ne de saf kötülük sensin. Ne baştan ayağa cennetsin ne de tümüyle cehennemsin. Aynı anda birbirine zıt iki şeysin. İçinde iyiliği ve kötülüğü besleyip büyütecek yeteneğe aynı anda rastlayacaksın. Hataya da sevaba da aynı derecede ehliyetli olacaksın. Bir yanın yükselmeye çekecek seni, bir yanın düştükçe düş diyecek. Zirvelerle çukurlar arasında gidip geleceksin. Ama bu ikilik, kabahatin değil mahiyetin senin. Üstünlüğün de, zayıflığın da bu şeyde. Tepeden tırnağa kanunsun Âdem ilk bakışta. Toprağın topraklığına batmış gibisin. Ama bu hâlinde kıymetlisin. Çünkü bu hâlini aşabilirsin. İçindeki kutsal ruha sahip çıkabilirsin. İşte o zaman melek değil ama melekler gibisin. Ve ey Âdem, unutma, böyle bir tartıda melek gibi olmak, melek olmaktan ağır çeker. Çünkü sen o iki şey arasında özgür irade, bilinçli seçimsin. Seç seçebildiğini. Ne olmak istersen, o sensin.
Büyümemin bizi birbirimize yaklaştıracağını sanmıştı, ama tam o beni anlamaya çalışırken ben ondan tam anlamıyla kaçıyordum. Beni anlamasını istemiyordum. Hiç kimsenin beni anlamasını beklemiyordum. Ve sonra genç insanlarla yaşlılar arasında geçmesi kaçınılmaz olan o evreye babamla ben de girdik: Onu kendi gözümde yargılamaya başladım. Ve bu yargılamadaki katılığım, her ne kadar içimi acıtsa da, her ne kadar kendi kendime itiraf etmekte bile zorlansam da bana ona karşı sevgimin ne denli büyük olduğunu, ve bu sevginin tüm masumiyetime karşın giderek kaybolmakta olduğunu gösteriyordu.
Kendini bulmaktan söz etmek, aslında işlerin yolunda gitmediğine ilişkin acı verici bir kuşkuyu dile getirmektir. Eğer o gün bugünkü bilinçte olsaydım, peşinde olduğum Ben'in aslında kaçmak için onca çaba harcadığım Ben olduğunu anlamış olsaydım evde kalırdım, buralara gelmezdim.