Esse de serinletmiyor bizi rüzgar
ve servinin altında ipince kalıyor gölge
ve çevrede her şey dağlara yokuş mu yokuş;
Ağırlıkları çöküyor üstümüze
artık nasıl öleceklerini bilemeyen dostların.
Nerede o her şeyi değiştiren çift ağızlı gün?
Batmayacağımız bir ırmak yok mu acaba?
Lotusun uyuşturup beslediği ruha
birazcık çiy damlatacak bir gök var mı?
Bir tansık bekleriz, sabır taşında,
göğü açacak ve her şeyi mümkün kılacak,
meleği bekleriz eski oyunlardaki tıpkı
akşamın açılmış güllerinin yittiği
saatte... Yalnızca anılarda kaldın, yelin
ve yazgının kızıl gülü, sen ağır ezgi
gecenin gülü, gelip geçtin, sen al fırtına
denizin fırtınası... Basittir dünya
Uyku bir ağaç gibi sarmıştı seni, yeşil yapraklarla,
soluyordun bir ağaç gibi erinçli ışıkta
bir saydam pınarda yüzüne baktım;
kapalıydı gözkapakları, suları çiziyordu kirpikler.
Parmaklarım parmaklarını buldu yumuşak otlarda
nabzını tuttum bir an
ve başka yerde duydum yüreğindeki acıyı.
Çınarın altında, su kıyısında, defnelerin içinde
alıp götürüyordu uyku, parçalıyordu seni
çevremde, yanıbaşımda, dokunamadan ben bütünlüğüne senin,
kendi sessizliğiyle bir olmuş sana;
gölgenin büyüyüp küçüldüğünü görüyordum
öteki gölgelerle kaybolduğunu, seni
bırakan ve tutan öteki evrenin içinde...
Yaşadık yaşayalım diye bize verdikleri yaşamı.
Acı bunca sabırla bekleyenlere
kara defnelerin arasında, çınarların ağırlığı altında yitenlere
ve yapayalnız, sarnıçlara ve kuyulara konuşanlara
ve sesin halkalarında boğulanlara.
Acı yoldaşa: Kıtlığı ve teri bizimle paylaşıp
mermer yıkıntıların ötesinde, güneşe bir kavga gibi dalan
alacağımız ödülün tadını çıkarmak umudundan yoksun yoldaşa...
Uykudan öte, dinginliği ver bize.