Uzun bir aradan sonra dünya klasiklerinden Oliver Twist’i okumaya karar verdim. Klasikler evet; betimlemeleriyle, uzun cümleleriyle bazıları için sıkıcı olabilir ama ben seviyorum. Gerçekten kitap okumanın tadına ve lezzetine klasiklerle erişiyorum.
Charles Dickens, o dönemi Oliver Twist üzerinden anlatırken aslında yalnızca bir hikâye kurmuyor; bir toplumun aynasını tutuyor. O dönemin sistemini, insan ilişkilerini ve özellikle toplumun düşkünlere, yoksullara bakış açısını güçlü bir şekilde eleştiriyor. Yanlış, önyargılı, zalimce ve gaddarca bir bakış… Kimsesiz çocukların nasıl suça sürüklendiğini, nasıl kötü insanların tuzağına itildiğini açıkça görüyoruz. Kimse suçu doğuran sebepleri sorgulamıyor; suçlu bulunuyor, öfke boşaltılıyor ve mesele kapanıyor. Vicdanlar bu şekilde susturuluyor.
Oysa asıl sorulması gereken sorular hep havada kalıyor: Bir insan nasıl bu noktaya gelir? Onu bu yola iten şartlar nelerdir? Suçlu yalnızca birey midir, yoksa onu bu noktaya getiren toplum da bu suçun bir parçası mıdır? İşte kitap, okurunu tam da bu rahatsız edici ama gerekli sorgulamalarla baş başa bırakıyor.
Aynı zamanda roman şu soruyu da derinlemesine düşündürüyor: İnsan, her şartta içindeki merhameti, saflığı ve doğruluğu koruyabilir mi? Yoksa koşullar insanı kaçınılmaz olarak dönüştürür mü? Kötülüğe sürüklenen bir insan “şartlar beni böyle yaptı” dediğinde bu, onun suçunu hafifletir mi?
Yazar bu sorulara cevabını Oliver üzerinden verir gibi: Tüm olumsuzluklara rağmen Oliver kendini korur; kötülüğü değil, iyiliği seçer. Bu da bize şunu düşündürür: Evet, insanın içinde hem iyilik hem kötülük vardır; fakat belirleyici olan, insanın yaptığı tercihtir. Kimse doğuştan kötü değildir. İnsan fıtratı üzerine doğar, sonrasında bozulmalar yaşanır. Bu yönüyle eser, sadece toplumsal değil,