1980'li yıllarda bir dönem, insanlar sürüler halinde partiden ayrılırken, bana İşçi Partisi'ne katılma yasağı kondu. Bu son derece yüz kızartıcı bir durumdu, tıpkı Titanic'in üzerinde kalmak için saç saça baş başa kavga etmek gibi, ya da herkesin gece elbiseleri içinde olduğu bir yerde, kendinizi Viking kostümleri içinde bulmak gibi. O günlerde İşçi Partisi'nin kapılarını üyelere kapaması, Marks&Spencer mağazasının, müşterileri uzak tutmak için mağaza önlerine bariyer kurması kadar saçma bir durumdu. Üstelik İşçi Partisi'ne katılmak isteyen de kendim değildim. O günlerde üyesi olduğum bir sol organizasyonun önerisi ile başvurmuştum. Bağlı olduğum bu organizasyon, İşçi Partisi'nin bizim bölgemizdeki şubelerinde aktif roller üstlenmek için can atıyordu. Çoğu paranoyak gibi, parti yetkilileri kuşkulu yaklaşmakta haklıydılar. Gerçekten de uzaylılar tarafından ele geçiriliyorlardı. Fakat bu o kadar bayağı bir fantezi halini almıştı ki, bundan ne zaman yakınsalar, kaba yetkililer tarafından azarlanıyorlardı.
Yerel partinin yönetim komitesiyle görüşmeye çağrıldım. İçlerinden birkaçını, birkaç mağazada kasanın arkasından bana bir et paketi ya da bir çift çorap uzatan satıcılar olarak tanıdığım bu kurulun üyeleri, donuk suratlı bürokratlardı. Anaokulları ya da Tory'ler ile savaşmanın en iyi yolunun ne olduğu hakkındaki görüşlerimi sormak yerine, komitenin tek entelektüel üyesi, bana kibarca, bir yenilikçi mi yoksa bir devrimci mi olduğumu sordu. Bu bana, son derece basit, silik ve rahatsız edici derecede özel bir soru gibi geldi. Sanki hemoroidimin olup olmadığımı, ya da banyoda seks yapıp yapmadığımı soruyorlardı. Fakat ben yine de oldukça ayrıntılı bir yanıt vermiş ve yenilikçilik ile devrimcilik arasındaki farka dipnotlu bir kuşku perdesi indirerek, çevreme ağır bir cehalet