1000Kitap Logosu
Hakan Özer
TAKİP ET
Hakan Özer
@ehozer
Eski zamanlar iyiydi çünkü o zamanlar bizler gençtik ve gençlerin ne kadar câhil olabileceğini bilemiyorduk.
Julian Barnes
Julian Barnes
Flaubert'in Papağanı
Flaubert'in Papağanı
663 okur puanı
14 Kas 2017 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Sabitlenmiş gönderi
Biz de yıllardır içimize attıklarımızı -kırıklıklarımızı, tökezlemelerimizi, pişmanlıklarımızı, kaçırdıklarımızı, yetişemediklerimizi, özlediklerimizi, cesaret edemediklerimizi, kof cesaretlerimizin ardından yere yıkılışlarımızı, yediğimiz azarları, çıkmayan seslerimizi, kendimize bile fısıldayamadıklarımızı, açılamadıklarımızı, yeri, zamanı değilken ağzımızdan kaçırdıklarımızı, her gün arzulayıp bir gün dokunamadıklarımızı, arzularken üzdüklerimizi, yapmacık gülümsemelerimizi, selamlarımızı, aşamadığımız engelleri, engel olduğunu bilip de bilmezden geldiğimiz tutukluklarımızı, mazeretlerimizi, başkalarından ha bire işittiğimiz, başkalarına ha bire sezdirdiğimiz sitemleri, tutku sandığımız kaçışlarımızı, kaçtığımız tutkularımızı, zaman ayırmadığımız soluklarımızı, bir an durmamıza imkân vermeyen koşularımızı, içimiz giderken nedenli nedensiz kalakalışlarımızı, başkalarına söyledikçe inandığımız yalanlarımızı, peşinden gidemediğimiz doğruların aklımıza geldiğinde sıkışan yüreklerimizi, sıkamadığımız yumruklarımızı, keşif sandığımız tekrarlarımızı, çoktan sıkıldığımız hatıraları bir kez daha anlatmaya başladığımızda birden kaçan heveslerimizi, yarım kalan cümlelerimizi, fazladan söylediklerimizi; rezilliklerimizden daha utanç verici doğruculuklarımızı, huy, kişilik, karakter, seçim ya da beğeni diye adlandırıp üzerimize geçiriverdiğimiz, üstümüzde sakil durduğunu görmezden geldiğimiz kalıplarımızı, kalıbımızdan utanırız korkusuyla uzak durduklarımızın yarattığı çökelti katılaştıkça kaçan tatlarımızı, artan huysuzluklarımızı, yerli yersiz huylanmalarımızı, yitirdiğimiz saflıklarımızdan söz ettikçe artan sahteliklerimizi, kendimizin kötü bir karikatürü olmaya başladığımızı bilmenin yarattığı sıkıntıyı başka karikatürlere gülerek atma çabalarımızı, bütün bunların farkındaymışız gibi bir solukta hepsini sayıp dökmeye hazır olmaktan duyduğumuz gururu, sayıp döktüğümüzde hissettiğimiz beyhudeliği, bunları sayıp dökmenin de artık hava atmaya ya da başka herhangi bir şeye yaramayacağını sezdiren, bir kaş hafif kalkık susuşlarımızı, derinlik havası verdiğimiz sığlıklarımızı, hepsini, hepsinden fazlasını- sırtımızdan, koltukaltlarımızdan, kasıklarımızdan salarız dışarı. Sonra saldıklarımızı direnmeden kabul eden havayı yeniden soluruz. Kasılır gevşeriz, soluk alır veririz - kalbin atışı, kâinatın genişlemesi.
Behçet Çelik
Sayfa 73 - "YAZ BİTTİ" DİYORLAR
Bu büyük saatten başka bir de küçük masa saatimiz vardı ki, babamla annemin yattıkları odada bir masanın üzerinde dururdu. Bu saat birincisi gibi dinî veya uhrevî değildi. Tam aksine olarak laik bir saatti. Hususi zembereği kurulunca saat başlarında o zamanın çok moda olan bir türküsünü çalardı. Radyo çıktığından beri çalar saatler ortadan kayboldu. Doğrusunu isterseniz ben birincilerini tercih ederim. Vakıâ sesi maazallah kapı gıcırtılarına benzeyen ve bütün gayretlerine, yahut gayretlerime rağmen hâlâ üç makamı tanıyamayan büyük baldızımın, sırf Halit Ayarcı'nın himmetiyle bu mühim müesseseye büyük ve şöhretli muganniye olarak girmesinden sonra, böyle bir fikri ortaya atmam hiçbir zaman doğru olmaz. Amma, ne yapayım ki, radyo münasebetsiz bir icattır. Hiç olmazsa çalar saat bütün gün alabildiğine şarkı söylemez, cin yutmuş gibi dans havaları tepinmez, felâket yağmuru havadisleriyle üzerinize çullanmaz, ve sizinki susturulduğu zaman behemehâl komşularınki başlamaz. Bence radyo, aklımın erdiği kadarını söyleyeceğim tabiî, -aziz okuyucum bu fikirleri dinlerken, muntazam bir tahsil görmemiş, ömrü kahve peykelerinde geçmiş, ihtiyar bir adamdan geldiklerini hiçbir zaman unutma!­- insanoğullarına lüzumsuz meraklar aşılamaktan başka bir şeye yaramaz. Bazen düşünürüm, ne kadar garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız? Ben bile bu yaşta işimle gücümle meşgul olacağım yerde radyo başına oturup saatlerce, bir kere bile gidip görmediğim, -tabiî sinemalardaki havadis filmleri hariç- futbol maçlarının, boks güreşlerinin hikâyesini dinliyorum.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 29 - Birinci Bölüm, Büyük Ümitler, IV
Gerek bu dedikodular, gerek sofaya verdiği o iç kapatıcı manzara yüzünden ben bu saatin düşmanı olmuştum. Halbuki güzel saatti. Kendi hâlinde, hiç kimsenin işine karışmadan, kervanını kaybetmiş bir mekkâre gibi başıboş, dalgın dalgın bir yürüyüşü vardı. Hangi takvimle hareket eder, hangi senenin peşinde koşar, neleri beklemek için birdenbire günlerce durur, sonra ağır, tok, etrafı dolduran sesiyle hangi gizli ve mühim vak'ayı birdenbire ilân ederdi? Bunu hiç bilmezdik. Çünkü bu bağımsız saat ne ayar, ne ıslah ve tamir kabul ederdi. O başını almış giden, insanlardan tecerrüt hâlinde yaşayan hususi bir zamandı. Bazen durup dururken üst üste çalmağa başlardı. Sonra aylarca yalnız rakkasının gidiş gelişiyle kalırdı. Annem onun bu ihtiyarî hâllerini hiç iyiye yormazdı. Ona göre bu saat ya bir evliya idi, yahut da onu iyi saatte olsunlar çarpmıştı. Bilhassa İbrahim Bey'in vefat ettiği gece, belki de hemen hemen aynı sularda, haftalardır işlemeyen saatin birdenbire en derin sesiyle vurmağa başlamasından sonra bu korku hepimizin içine yerleşti. Annem o günden sonra ayaklı saatimizden hep Mübarek diye bahsetti. Bütün dindarlığına rağmen daha beşerî düşünen babam ise ona Menhus adını koymuştu. Menhus veya Mübarek bu saat çocukluğumun bir tarafını zaptetmiş gibidir.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 28 - Birinci Bölüm, Büyük Ümitler, IV
Zaten bu saatin büsbütün başka bir hikâyesi vardı. Babamın dedesi, Bâb-ı Âli memurlarından Tevkiî Ahmet Efendi, Mısır meselesi zamanında bir iftira yüzünden başının çok sıkıştığı, hatta hayatının bile tehlikeye girdiği bir sırada, kurtulursa bir cami yaptırmayı nezretmişti. İşler düzelip de rahat bir nefes alınca derhal işe koyulmuş, fakat parası yetmeyecek korkusuyla camiin arsasını aldıktan sonra geriye kalan para ile doğrudan doğruya binaya başlayamamış, yaptıracağı camie vakıf olmak üzere Edirnekapı'da uzun zaman bütün aile, ahır ve hizmetçiler kısmında oturduğumuz büyük konakla, bir iki akar daha satın almıştı. Paranın geri kalan kısmıyla da camiin hasırlarını, kilimlerini, kapının yanına koyacağı büyük saati, duvarlara asacağı yazı levhalarını, kandillerini tedarik etmişti. Böylece teferruatı hazırladıktan sonra, adamcağız tam camiin inşasına başladığı sırada yeniden azledilmiş ve bir daha yakasını sıkıntıdan kurtaramadığı için temelleri kazılan camiin inşası kendiliğinden geri kalmıştı. Kendisine hayratının ne zaman biteceğini soranlara: "Takriben gelecek sene inşallah!" diye cevap verdiğinden dolayı, eşi dostu ömrünün sonuna doğru onu Tevkiî yerine Takribî Ahmet Efendi diye anmağa başlamışlar. Ahmet Efendi ölürken oğlu Numan Bey'e bu camiden bahsederek, "Benim borcumdu, fakat eda edemedim. Allah nasip etmedi. Şimdi senin üstüne borçtur. Onu behemehâl yaptırmalısın!" vasiyetinde bulunmuş. Babasından oturduğu konaktan başka on para mirasa konmayan Numan Bey'in hayatı bu vasiyet yüzünden büsbütün perişan olmuş, babasının nezrini yerine getirmek için konağın kendisine varıncaya kadar nesi var nesi yoksa hepsini satmış, fakat bir türlü inşaata başlayamamıştı. İşte ailemizin cami eşyası ile döşeli olan bu küçük evde yaşaması bu yüzdendi. Evkafta oldukça iyi bir memurlukla işe başlayan ve ardı arası kesilmeyen talihsizlikler yüzünden küçük bir cami kayyumluğuna kadar inen babamın hayatını da dedesinin bu vasiyeti âdeta zehirlemişti. Onun için babam, başına gelenlerin hemen hepsinden, içten içe biraz da alacaklısı addettiği bu saati mesul tutar ve onunla böyle her gün burun buruna yaşamaktan sıkılırdı. Artık unutulmuş olan cami hikâyesini tazelememek için bütün dedikodulara sessiz sadasız katlanır, bu hikâyeyi kimseye anlatmazdı. Hülâsa hayatının gizli ve tek meselesi, faciası bu saat olmuştu.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 27 - Birinci Bölüm, Büyük Ümitler, IV
İnsan kötülemekten hoşlanan bazı komşularımız, bilhassa o huysuz keçinin sahibi İbrahim Bey, bu saati babamın daha evvel kayyumluğunu yaptığı ahşap bir mescitten buraya getirdiğini iddia ederlerdi. Onların rivayetine göre mescidin yandığı gece babam birçok kurtarılan eşya ile, bilhassa yazı levhalarıyla beraber bu saati de eve getirmişti. Konsolun üzerindeki devekuşu yumurtası, tavana asılı Mekke süpürgeleri ve kapı perdeleri de onlara göre bu eşyadandı. Zavallı babam, bir türlü önüne geçemediği bu iftiraya üzülür, günlerce ağzını bıçak açmazdı. İnsanlar niçin yalan söylerler ve iftira ederler? Benim naçiz kanaatıma göre, iftira sade çirkin değil, aynı zamanda gülünç ve âciz bir şeydir de. İnsan tabiatı iktizasınca birbirlerini kötülemek isteyenler sadece düşmanlarının hayatlarına baksınlar, yeter. Çünkü her insanın hayatında hiçbir muhayyilenin icat edemeyeceği kadar aksaklık vardır, ve bu aksaklıklar o insanla beraber yetişmiş, büyümüş şahsî, nevi kendine mahsus şeylerdir. Kul kusursuz olmaz, sözü sırf bu gerçek için söylenmiş bir sözdür. Bu hikmetin gösterdiği yoldan gidip karşımızdakini tanımağa çalışacağımız yerde iftiraya kalkmak, âdeta pazar malıyla giyinmeğe benzer. Ben, kendim hep böyle yaptım. Onun içindir ki, bu hatıraları okuyanlar hiçbir yalan ve iftiraya tesadüf etmeyecekler, sadece birtakım şimdiye kadar gizli kalmış hakikatleri öğreneceklerdir. Belki bu hakikatleri naklederken ufak tefek onarmalarda bulunduğum olacaktır. Fakat bu kendimi vazifelendirdiğim hatırat yazarlığının icaplarındandır. Babamın birçok kusurları vardı ve zavallı hiçbirini gizlemezdi. İlk karısını ve ondan olan çocukları zar zor beslerken şer'î mahkeme kararıyla evimizde birkaç gün için, o da ücretini vererek, misafir kalan bir kadıncağızla, hem de kocasından boşandığı günün haftasında, kaşla göz arasında evlenmesi bu zaafların en iyi misalidir. Asıl kötüsü, anneme o kadar bağlı olan babam bu kadıncağızIa, onu zengin zannettiği için evlenmişti. Halbuki kadın parasızdı. Babama evimizdeki misafirlik bedelini ve bazı mahkeme masraflarını ödemek için ikide bir koynundan çıkarıp gözümün önünde açtığı büyükçe kesedeki mecidiyeler meğer bütün serveti imiş. Buna rağmen babam bu kadını boşamadı, ömrünün sonuna kadar iki evli yaşadı. Bütün bunları rahmetliyi ayıplamak için söylemiyorum. Evlenme merakı bizim ailemizin ezelî derdidir. Ben kendi hayatımda bunu tecrübe ettim. Evet, babamın da, herkes gibi, komşularımızın pek haklı şekilde istismar edebilecekleri bir yığın zaafı vardı. Fakat hırsızlık, hem de bir cami eşyasını almak... Velev ki vakıf malı olsun ve yanmış bir camiden gelsin! Hayır, bu babamın asla yapacağı iş değildir.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 25 - Birinci Bölüm, Büyük Ümitler, IV
Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti. Bu kelimeyi bugün sadece siyasî mânasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman mânasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği hâlde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, "Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!" diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını hâline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım. Nihayet şu kanaata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, -haydi Halit Ayarcı'nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa beni artık ayıplayamaz, kendine ait bir lügatı kullandığım için benimle alay edemez!- bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor. Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvelâ, burası zannımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıâ sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın ne büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti. Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hatta yirmincisi olmak istemedim. Fatih Rüştiyesi'ndeki sınıfımızın kalabalık mevcudu bana, etrafımdaki yarışı en geri sıralardan, isterseniz buna kıral locası deyin, seyretmek imkânını verdi. İnsan işlerine uzaktan bakmayı oradan öğrendim. Arkadaşlarımın çoğu gibi mektebe lalalarla, uşaklarla gitmedim. Ne yeni, süslü elbiselerim, ne su geçmez potinim, ne sıcak paltom vardı. Daima diz kapaklarım yamalı, daima dirseklerim biraz dışarıya fırlamış gezdim. Hiç kimse mektebe giderken bin türlü sıkı tembihle beni öpmedi, ne de akşamüstü yolumu dört gözle beklediler. Hatta eve ne kadar geç gelirsem etrafımdakiler o kadar rahattı. Bununla beraber mesuttum. Bütün bu şeylerin yokluğuna karşılık hayatı ve sokağı kazanmıştım. Mevsimler, insanlar, hayvanlar, eşya en munis, en değişik yüzleriyle benimdiler. Günde iki defa Edirnekapı ile Fatih arasındaki yolu en uzun zaman içinde, her adımı ayrı ayrı hayaller peşinde atarak, gider gelirdim. Vakıâ on yaşlarıma doğru bu mesut hayatı bir ihtiras bulandırdı. Dayımın sünnet hediyesi olarak verdiği saatle hayatımın ahengi biraz bozulur gibi oldu. Bir ihtiras ne kadar masum olursa olsun yine tehlikeli bir şeydir. Bununla beraber mesut yaradılışım onun hayatımı büsbütün çığırından çıkarmasına mâni oldu. Bilâkis ona bir istikamet verdi. Yani hayatım onunla şekil aldı. Belki de bana hürriyetin asıl kapısını o açtı.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 22 - Birinci Bölüm, Büyük Ümitler, III
Sonunda Fenerbahçe aleyhine yaratılan olumsuz hava sonuç verdi. Olaylara karıştığı varsayılan bazı Fenerbahçeliler sıkıyönetim komutanlığına ifade vermeye çağrıldı. Bunlar arasında o sıralarda yönetim kurulunda bulunmayan Rüştü Dağlaroğlu da vardı. Emin Alptekin'in ona söyledikleri ve Rüştü Dağlaroğlu'nun verdiği yanıt yine onun kitabında aynen şöyle yer alır: "Siz ve kulübünüz çok tehlikeli bir yoldasınız. Pazar günkü spor ve kamu disipliniyle asla bağdaşmaz olay ve tecavüzlerden sonra, bu gidişe kesinlikle son vermek için, sert tedbirler almak üzere idik. Dua edin ki, sayın korgeneral dün gece bu işi sivile havale etti. Fakat, bir şartla; suçlular Cuma gününe kadar mutlaka cezalandırılacaklardır. Aksi halde, bütün spor faaliyetlerini 11 Mart'tan itibaren yasaklayacağımız gibi, kulübünüz ve sizleri de biz tecziye edeceğiz (cezalandıracağız). Kamuoyunda zaten sevilmeyen Fenerbahçe Kulübü, bu yasaklara da sebep olunca, çok daha ağır bir nefretle sorumluluğun baskısı altında ezilecek ve uygulayacağımız ceza yöntemleriyle mutlaka yıkılacaktır... Komutanlık bu konuda kesin kararlıdır! Bunu böyle bilin!...." Kurmay albayın bu sert ve kabul edilemez sözlerinden sonra Rüştü Dağlaroğlu ona şu tarihi sözlerle yanıt verdi: "Fenerbahçe Kulübü 40 yıl önce de suçlanmış ve kapatılmak istenmişti. Ancak, o suçlamalar bugünküler gibi iftira değil, gerçektiler. Fenerbahçe Kulübü Kurtuluş Savaşı'na silah ve personel sevki ve işgal kuvvetlerine de düşmanca tutumdan suçlu idi. Kapatmak için bahçesinde silah çatanlar da süngü takmış bir İngiliz birliğiydi. Ancak, Fenerbahçe'yi hiçbir baskı engelleyememiş ve milli görevini daha büyük bir azimle sürdürmüştü. Gençsiniz, siz bilemezsiniz. Fakat sayın korgeneralimiz bu tarihsel olayı pek iyi bilirler. Düşman orduları başkomutanı General Harrington'un giriştiği ve başaramadığı bir davranışın, 40 yıl sonra sizlerce tekrarlanacağına kimse inanmaz. Kaldı ki Fenerbahçe Kulübü, Ulu Atamız başta olarak, ulusunun engin sevgisini kazanmış temiz, mert ve milliyetçi bir halk kulübüdür. Dün bunu bir defa daha ispat etti. Yenen hakkına sportmence dayandı ve hiçbir olaya neden olmadı. Maçtan sonra seyircinin piste öteberi atmasının sorumlusu ise ehliyetsiz ellerdeki spor teşkilatıdır. Bu nedenle, uygulanmaya konan yavuz hırsız rolüne değil, sözlerime inanın ve görüşünüzü gönül rahatlığı ile düzeltin." Rüştü Dağlaroğlu'nun bu etkileyici yanıtından sonra komutanlık ikna olup konuyu kapatmıştır.
Haluk Hergün
Sayfa 172 - Darbenin Gölgesinde Futbol (1960-1961 Sezonu), Albaydan Tehdit
1930'ların Türkiye'sinde, bir çocuk okula gidecek kadar büyüdüyse, yazın da çalışacak kadar büyümüş demekti. Tüm akranlarının bir ustaya çırak verildiği o yaz günlerinde 6 yaşındaki küçük Lefter de su tesisatçısı olan eniştesinin yanında çalışmaya başlamıştı. Bu çıraklık tam on yıl boyunca sürecekti. Lefter 10-11 yaşlarındayken, sonradan Beyoğluspor'un takım kaptanı olan ağabeyi Panani Küçükandonyadis, adada bir mahalle takımı kurmuş, takım adına bir de futbol topu almıştı. Bu kıymetli topu da evdeki haşarı kardeşinden saklamış, kimselerin bulamayacağı bir yere gizlemişti. Ama Lefter bu, ondan futbol topunu kim saklayabilmiş ki; "Ağabeyim işe gittiği zaman topu gizlediği yerden bulur çıkarır, doğru mahalle arasında futbol oynamaya koşardım" diye anlatıyor gülerek. "Eve geldiğinde bana kızar, azarlar, ben de hırsı geçene kadar kaçar gizlenirdim. Bazen yakalar döverdi. Ağabeyim kuvvetli ve hırçın bir futbolcu, Beyoğluspor'da çok sevilen, isim yapmış bir sporcuydu.
Haluk Hergün
Sayfa 18 - "Dünyanın En Yaramaz Çocuğu", Lefter'den "Top Saklamak"!
Adanın her yaz coşkuyla beklenen misafiri Mustafa Kemal Atatürk'tü kuşkusuz. İlk kez 1927 yılının 14 Temmuz günü gelmiş, Yat Kulübünü ziyaret etmişti. Sonra da hemen her yıl birkaç kez misafir olmuştu adaya. Aralarında İran Şahı Rıza Pehlevi'nin de bulunduğu birçok devlet adamıyla burada buluşmuştu. 1937'de Yat Kulübü'nün, Anadolu Kulübü Büyükada Şubesi'ne dönüştürülmesini istemişti. Meşhur Acar Motoru bazen bu kulübün rıhtımına, bazen de Atatürk'ün isteğiyle vapur iskelesine yanaşırdı. Atatürk her zaman halkının arasında bulunmayı çok sevdiği için, iskele çıkışına serilen kırmızı halıyı kaldırtır, etrafı seyrederek halkın arasından geçer ve kulübe giderdi. Koruma polisi ona yakın olmak isteyen halka engel olmaz, ancak uzaktan takip ederdi. "Ben de bütün çocuklar gibi peşine takılır, belki ona dokunur, elini tutarız umuduyla peşinden ayrılmazdım. O da bizlerin bu duygusunu sezer, bazen durur, başımızı okşar adımızı sorardı. Sonradan rıhtımdaki Milto Lokantası'nı çalıştıran çocukluk arkadaşım Emin Adakan ile 'Atatürk'e en yakın durmak, elbisesine, eline değmek' konusunda iddiaya girerdik" diye anlatmıştı bir keresinde Lefter... Eşi İstavrini Hanım, sonraki yıllarda Lefter'in Mustafa Kemal'e olan özlemini, evinin başköşesindeki Atatürk büstünü her gün yatmadan önce öperek gidermeye çalıştığını söylüyor.
Haluk Hergün
Sayfa 18 - "Dünyanın En Yaramaz Çocuğu", Ata'nın Yanıbaşında
Ailenin geliri birçok ada sakini gibi denizden geliyordu. O deniz, bugünkü gibi daha küsmemişti kıyılarına... Ne nüfus bu denli çok, ne deniz bu kadar kirliydi. Cömert ve bereketliydi Marmara Deni­zi. Deniz motorları hem çok az hem çok pahalı olduğundan yelken açarak çıkıyordu balıkçılar denize... Adalar civarında her tür balık, istakoz, pavurya, istridye ve karides avlanıyordu. Özellikle torik, palamut, uskumru ve istakoz o kadar boldu ki, Yunanistan'dan, Romanya'dan, Yugoslavya'dan büyükçe tekneler Sedef Adası ve Büyükada açıklarına kadar gelip adanın balıkçı teknelerinden o koskoca toriklerin tanesini 1 kuruştan, 2 kuruştan ya da çiftini 3 kuruştan alıp yollanıyorlardı memleketlerine. O yıllarda Aya Nikola'da ya da eski adıyla Karye Koyu'nda dalyanlar vardı. Skarlatos, Dardana, Rafyos, Yana gibi balıkçı reisleri, hayatlarını denizden kazanır ve hayatlarını bu denizde harcarlardı. "Babamın günde 40-50, Yani Bekar'ın ise 150 tane istakoz avladığını hatırlarım" diyecekti çok sonraları Lefter. Yani Bekar deyince bir durmak lazım. Yani Bekar, adaların gelmiş geçmiş en usta balıkçısı. Tuzla'dan Yalova açıklarına kadar adalar civarını avucunun içi gibi tanır, hangi balığın hangi kayalıkta barındığını, yuvalandığını iyi bilirdi. O kadar ustaydı ki 5-6 kulaç suda kuma gömülü olarak yatan pisi balığını görür, tavuk teleği ile zeytinyağını suya serper, yağ suyun üstünü parlatınca iyice seçilen pisiye üçlü kamağı saplardı. Kamak balığa vurduğu an kumlar havalanır, o da balığı hemen yukarı çeker alırdı. Gün olur 1-2 çevalye dolusu pisi balığı ile döndüğü olurdu adaya... Bazı günler küçük Lefter de çıkardı balığa, çok sonraları damadı olacağı Yani Bekar'la... O günleri şöyle anlatıyor Lefter: "O zamanlar Büyükada'da en yoksul aileler bile yazdan kışlık erzağını hazırlar, turşu, lakerda, tuzlu balık ve tatlı kavanozlarını düzerlerdi. Babam yoksul bir balıkçı olmasına rağmen beslenmemize özen gösterir, eve bol balık ve zaten pek fazla satılmayan deniz ürünlerinden getirirdi. Zira Anadolu'dan gelip adalara ve İstanbul civarına yerleşenlerde istakoz, pavurya ve karides gibi deniz ürünlerini yeme alışkanlığı yaygın değildi. Hatta Yalova civarındaki balıkçılar oralarda pek bol bulunan istakoz, karides ve pavuryaları avlamaz; Yalova, Katrili ve Çınarcık açıklarına da adalı balıkçılar giderdi. Ayrıca ulaşım ve diğer olanaklar bugünkü gibi güçlü olmadığından bu ürünlerin sürümleri pek mümkün olmazdı. Babam da bol bol eve getirirdi bunları. Bu yüzden çocukluğumdan beri güçlü bir bünyem vardır:" Bugün kime söylesen inanmaz: "Bir zamanlar adalarda mecburiyetten, ha bire istakoz yenirmiş" diye.
Haluk Hergün
Sayfa 16 - "Dünyanın En Yaramaz Çocuğu", Yoksulun Yemeği İstakoz!
1
...
5bin öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.