Hakan Özer

Hakan Özer
Kitaplar güzeldi. Büyük laflar etmek eşsizdi. Kitaplarda yazılanları paylaşmak... yetmiyordu. Bir sigara daha yaktı. Daldı karanlığa. Yazyalnızı - İki Deli DervişYazyalnızı - İki Deli Derviş Behçet ÇelikBehçet Çelik
Avangard, İsyan ve Üslûp*
Besim F. DELLALOĞLU** * 9-10 Mayıs 2008’de Galatasaray Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ile İstanbul Psikanaliz Derneği’nin ortaklaşa düzenlediği “Gençlik ve Başkaldırı” başlıklı sempozyumda bildiri olarak sunulmuştur. ** Doç Dr. Galatasaray Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Özet: Avangard, isyan ve üslûp arasında çok güçlü bir ilişki vardır. Hem kavramsal olarak hem de tarihsel olarak avangard her zaman isyan ve üslûba yakın olmuştur. Bu yazıda, bu kavramlar arasındaki ilişkiler tartışılmaktadır. Ayrıca, Franz Kafka ve Fernando Pessoa örnekleri üzerinden, melankolik avangard ve şizofrenik avangard kavramları önerilmektedir. İzin verirseniz ben bugün somut olmaktan çok soyut bir isyandan söz etmek istiyorum. Dolayısıyla 68’den değil, ama onu da kapsama alanı içine alabilecek olan avangard kavramından bahsetmek istiyorum. Yani tarihsel olmaktan çok, kavramsal bir açıdan konuşmak istiyorum. Bunun da iki temel nedeni olabilir. Birincisi bir itiraf. Mesleki deformasyon. Felsefi bir dilden konuşurken sürekli olarak kavramsallaştırma eğilimi taşımak gibi. İkincisi ise bir umut. Çünkü kavramsal bir avangard, tarihin koşullarından en azından göreli bir özerkleşmeyi ve dolayısıyla imkânsızı hâlâ ve hep imkânın ufkunda tutabilmeyi işaret eder sanki. Avangard’ın kendisi bir metafor zaten. Askerî bir kavram. Bir ordunun öncü birliklerini ifade ediyor. Bir askerî gücün en nitelikli, en zinde, en cesur, en yiğit, en gözüpek, en fedakâr birliklerini anlatıyor. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren öncü sanat akımlarını eğretiliyor. Askerî ve estetik anlamda avangard savunmadan çok hücumu ifade ediyor. Ya da en azından savunmaya geçmeden hemen önceki ânı. Askerî olanla estetik olanın imkânsız ortalaması siyaset belki de. Avangard aynı zamanda çok
Reklam
Faşizmle Mücadele Derneği
Gazete Duvar’da daha önce yazdığım “Faşizmin Sosyolojisi” başlıklı yazımda belirttiğim gibi Türkiye “faşist” nitelemesinin oldukça yaygın olduğu bir ülke. Üstelik bu niteleme her kesimde her kesime yönelik olarak da yapılabiliyor. Bu da benim aklıma hemen şöyle bir soru getiriyor: Sadece bu durumu bile bir semptom olarak okuyabilir miyiz? Ne tip bir ülkede herkes herkese “faşist” demekte bu kadar ısrarcı olabilir? Kamusal düşüncenin ve öz eleştirinin pek yaygın olmadığı toplumlarda farklı mahallelerin birbirleri hakkındaki eleştirel değerlendirmelerinin doğruluk katsayısı yüksek olur genellikle. Öz eleştiri yoksa, kendini ötekilerle birlikte düşünmeye yol açacak kamusallık yeterli değilse, düşmandan gelen eleştiriler de zaten kale alınmıyorsa bu vasat herkesi faşist kılmaya muktedir bir iklim üretir. Çünkü insanların kendilerini eleştirebilme, kendiliklerinin farkına varabilme imkânları kısıtlıdır. Yeni bir toplumda herkes herkese faşist diyorsa, bu muhtemelen doğrudur. Kelimenin gerçek anlamıyla bir faşizmden söz etsek de, etmesek de o toplum oldukça otoriter bir toplumdur ve bu otoriterliğin oluşmasında bir diğerini faşist olmakla itham eden her kesimin bir katkısı vardır. Faşizm algısının bu kadar yüksek olduğu bir toplumda, kuşaklar boyu bu algının anti-faşist bir bilinç geliştirmiş olması beklenirdi. Ama maalesef durum hiç de öyle değildir Türkiye’de. Sadece bu bile semptom ile hastalığın ayırt edilemezliğine delalet eden bir noktadır. Herkes faşizmden şikâyetçiyse demek ki faşizm bir realitedir. Faşizmin reelliğini, faşizm saptaması yapanların faşizme katkı vermelerinden bağımsız olarak ele alamayız. Yani herkes birbirine faşist diyorsa ve herkes bundan ilginç bir biçimde çok memnunsa faşizmin kolektif bir inşa olduğu açıktır. Buradaki paradoks ise faşizm
Faşizmin Psiko-politiği
Çoğu zaman rejim diyerek, düzen addederek içinde yaşadığımız toplumun politik hallerinin sorumluluğunu üzerimizden atmaya çalışırız. Sanki rejim de düzen de bizim iradelerimizin bir ortalaması olarak değil de tesadüfen oradadır. Oysa, en azından modern zamanlarda, hiçbir rejim ya da düzen gökten zembille inmez. Hiçbir ülkenin politik iktidar yapısı sadece dışsal bir komplo teorisiyle açıklanabilecek kadar basit değildir. Bir toplumun başına gelenler nadiren birkaç kötü insanın etkisiyle açıklanabilirdir. Meselelere ancak böyle bir pencereden bakabilenler birey düzleminde de toplum düzleminde de zaten ergenlik belirtileri gösterenlerdir. Çünkü bu tür bir zihniyette sorumluluk duygusu yoktur. Hayat bir başa gelen olarak yaşanır. Reşitler dünyaya böyle bakmazlar. Ataların, babaların, reislerin kol gezdiği bir politik iklimde toplumsal vasat ergenlikte oluşur. Konu sadece cezai ehliyet ya da oy verme hakkı gibi hukuki veya anayasal değildir. İnsanlar başlarına gelenlerin sorumluluğunu üstlenmekten düzenli bir biçimde imtina ediyorlarsa ergendirler. Büyümemiştirler. Böyle toplumlarda ataların, babaların, reislerin sürekli gündemde olması aslında eşyanın tabiatına uygundur. Her ergen için ebeveyni potansiyel bir mesihtir. Mesihin tanımı ise tek bir dokunuşla tarihi değiştirebilme gücüne sahip olmaktır. Sürekli kurtarılmayı beklemek ergenliğin şanındandır. Toplumsal arketipler tabelalarla, prosedürlerle, kozmetik müdahalelerle gizlenemez çoğu zaman. Buzdağının görünen yüzünde bir toplumda anayasa olabilir, meclis olabilir, seçim olabilir. Ancak aynı buzdağını görünmeyen dibinde yurttaşlar oy vererek kendilerine ebeveyn tayin ediyorlardır belki de. Bugün insanların psişik derinlikleriyle, tutum ve davranışları arasında bir ilişki olabileceğinden söz etmek için illa
Faşizmin sosyolojisi
“Faşist” nitelemesi Türkçede oldukça yaygın bir kullanımı olan bir kavramdır. İnsanlar genellikle beğenmedikleri, karşı oldukları ideolojiye, fikre, eyleme yönelik olarak kullanır onu. Ve böylece kavram, aşırı, gereksiz, bağlamsız kullanımın getirdiği kolaylıktan dolayı sahici anlamını yitirir ve giderek bir “boş gösteren”e dönüşür. Yani her şey “faşist” ise aslında hiçbir şey “faşist” değildir. Her şeye faşist diyenler sahici bir faşist gördüklerinde artık onu ayırt edemez hale gelebilirler. Öyleyse faşizm nedir? Faşizm modern bir siyasal ideolojidir. Tıpkı muhafazakârlık, liberalizm, milliyetçilik, sosyalizm, komünizm, anarşizm gibi. Hatta faşizm bunlar içinde en son sürüm ideolojidir. Diğerleri genellikle on dokuzuncu yüzyıl içinde oluşmuşlardır. Ancak faşizm büyük ölçüde yirminci yüzyılda, iki dünya savaşı arasında ortaya çıkmıştır. Faşizm ile diğer ideolojiler arasındaki fark aslında daha farklı bir biçimde de gösterilebilir. Diğer ideolojiler genelde seçim/sandık geleneğinin yerleşmesinden önce ortaya çıkmışlardır. Hatta bu ideolojilerin çoğunluğunun seçim/sandık geleneğinin ortaya çıkmasında katkıları olduğu bile söylenebilir. Oysa faşizm ancak ve ancak seçim/sandık yerleştikten sonra mümkün olabilmiştir. Bu realite pek çoklarına paradoksal gözükebilir. Ancak faşizm hakkındaki en can alıcı gerçek budur. Faşizm seçim/sandık geleneği olan, görece demokratikleşmiş, toplumsal kutuplaşmanın yoğun olduğu, yani klasik anlamıyla kriz toplumlarının ideolojisidir. Faşizm otoriteryanizmin sandıktan çıkmış halidir. Dolayısıyla faşizmin modernlik öncesi otoriteryanizm, mutlakıyet biçimlerine yönelik olarak kullanılması en azından anakronizmdir. II. Abdülhamit, Napoleon Bonaparte, Fatih Sultan Mehmet, Julius Ceasar “faşist” olamazlar. Bütün bunların ortak nedeni bu
Reklam