Huzursuzluğun Kitabı’nı okurken huzursuz olsaydım şaşırmazdım, tersine içime huzur doldu ama gene şaşırmadım; tabi tamamen kişisel bir durum: Kendim gibi birine rastlamanın, bir ölçüde tabir caizse kendini okumanın huzuru belki de bu. Elbette herkesin kendisi kendine…
Yazarın tuttuğu aynada, kendinizi yer yer zaman zaman, sıkça, belirsiz, bulanık ya da çok net görebildiğiniz oranda değişecektir bu anlatıyla olan bağınız. Görebildiğiniz kendinizle bu anlatıyı: tekdüze ve yavan bulabilir, abartıldığını düşünebilir, ergen sıkıntısına muâdil bulabilirsiniz.
Bu alıntıyı okuyup: “Bütün yazdıklarımı ağır ağır, sakin kafayla, parça parça yeniden okuyorum. Ve görüyorum ki hepsi boş, hiç yazmasam daha iyiymiş. İster cümleler, isterse imparatorluklar olsun, vücuda getirilmiş olan ne varsa, sırf vücuda getirilmiş oldukları için, fani olduklarını gayet iyi bildiğimiz gerçek şeylerin en kötü tarafını alırlar.” (Olaysız Bir Özyaşam Öyküsü, 169 H.K. Başlangıç metni, s. 226) evet, hiç yazmasa iyi olurmuş diyebilirsiniz.
Bu kadar sayfa boş bir şeyi yazmanın da ayrı bir beceri olduğunu düşünebilirsiniz. Hatta bir günlük tutup, can sıkkınlığımı, gönül darlığımı, tasalarımı, bunalımlarımı biraz tumturaklı bir dille yazarsam işte size Huzursuzluğun Kitabı diyerek, anlatının çok da büyütülmemesi gerektiğini, herkesin böyle şeyler yazabileceğini de iddia edebilirsiniz.
“Anlaşılmaktan daima, tiksinti içinde kaçınmışımdır. Anlaşılmak, kendini satmak demek. Olmadığım gibi görünmeyi, gayet insani bir şekilde, kibarca, doğal olarak görmezden gelinmeyi cidden tercih ederim.” (Olaysız Bir Özyaşam Öyküsü, 128 H.K. Başlangıç metni, 27 Temmuz 1930, s. 179)
Ya da bu bir başyapıt dersiniz, başucumda dursun, döne döne okurum gene zaman zaman, usanmadan. Bütün bunlar aynada