Ahmet Ümit’in meşhur Başkomiser Nevzat serisinin üçüncü kitabı, 2006’da çıkmış ama hâlâ taze, hâlâ içimizi kemiren cinsten.
İstanbul’un bir semtinde, evinde ölü bulunan bir adam var, adı Yusuf Akdağ. Süryani. Göğsüne haç kabzalı bir bıçak saplanmış, tam kalbin üstüne. Yanında İncil açık, bazı satırların altı kurbanın kendi kanıyla çizilmiş. “Öldürmeyeceksin” diyor o satırlar, ama adamı öldürmüşler işte. Ritüel gibi, Hıristiyan mistisizmi kokan bir seri katil işi. Nevzat Abi devreye giriyor tabii; yanında o her zamanki ekibi: Ali, Zeynep. Başkomiser Nevzat yine rakı masasında dert yanıyor, yine vicdan azabı çekiyor, “Bu memleket ne hale geldi” diye iç geçiriyor.
Ama iş İstanbul’da bitmiyor. Soruşturma Anadolu’nun derinliklerine, Mardin’e, Midyat’a, o kadim Süryani kiliselerine uzanıyor. Orada Süryaniler, Nusayriler, Rumlar, Türkler, Kürtler... Hepsi bir arada, ama hepsi de yaralı. Ahmet Ümit burada polisiye kılıfıyla bambaşka bir şey anlatıyor: Bu toprakların “kavimler bahçesi” olduğunu, ama o bahçenin nasıl kanla sulandığını. Hititler’den beri gelen kavimler, Bizans, Osmanlı, Cumhuriyet... Hepsi üst üste binmiş, ama kimse kimseyi tam anlamamış. Din, kimlik, ötekileştirme, devlet eliyle yapılan hatalar, faili meçhuller... Kitap ilerledikçe cinayet soruşturmasından çıkıp, “Biz kimiz lan?” sorusuna dönüyor.
Nevzat’ın iç dünyası da cabası. Adamın kızı katledilmiş ya hani, o yara hâlâ kanıyor. Zeynep’le olan o sessiz aşk, Ali’nin kaba saba ama sadık hali... Hepsi gerçek, hepsi tanıdık. Ahmet Ümit’in en güzel yanı bu zaten: Cinayeti çözerken, katili bulurken, aslında bizi buluyor. “Adalet nerede?” diye soruyor. “Vicdanla yasa arasında bir yerde duruyor” diyor bir yerde, vuruyor resmen.
Kitabın en çarpıcı yanı, o derin tarih bilgisi. Süryanilik nedir, Diatesseron nedir,