Berger diye bir tip var, tıp öğrencisi güya ama kendi ruh halini teşhis etmekten aciz, çocukluk aşkıyla karşılaşınca bütün o mantıklı bilim insanı havaları yerle bir oluyor. Olay örgüsü desen zaten Zweig klasiği, her şey ya aşırı trajik ya da aşırı melankolik, adam resmen mutsuzluktan besleniyor diyebilirim. İncecik kitap ama karakterin o içsel buhranlarını okurken sanki on saatlik ameliyattan çıkmışım gibi yordu beni, yine de o saplantılı ruh halini anlatışındaki ustalık karşısında şapka çıkarmadan edemiyorsun.
Stefan ZweigKızıl
Zweig yine yapmış şovunu. Lyon’da düğün var ama ortam cenaze evi gibi. İki yalnız insan kalabalığın içinde birbirine tutunmaya çalışıyor. Wondrak desen zaten dramın vücut bulmuş hali. Adam resmen "etrafınız insan dolsa da aslında yapayalnızsınız" diye tokatlıyor. Hikayeler o kadar melankolik ki, okurken insanın keyfi kaçıyor. Zweig’ın bu psikolojik tahlilleri sağ olsun, kendimi çözülmesi imkansız bir Rubik küpü gibi hissettim. Gerçi ben o küpü saniyeler içinde hallederim ama bu varoluşsal sancılar mimar siniri bile bırakmıyor. Tam bir "yalnızlık ömür boyu" temalı kitap olmuş. Stefan ZweigLyon'da Düğün