...konuşmayı sürgünlüğüne son vermek, en azından sürgünlük sızısını dindirmek için icat eden insanoğlu, Doğaya kulak vermek yerine, Doğadan iyice uzaklaştı. Kendine duyduğu büyük bir özgüvenle, kibirle kulaklarını Doğaya tıkadı. Artık suyun şırıltısını, denizin karaya vuruşunu, ayın ışıltısını, göğün gürleyişini, şimşeğin çakışını, yağan karı, uçan tozları, çiçek tozlarını, bunların hiçbirini dinlememeye başladı. Onlarla konuşmayı kesti ve sadece kendi yarattığı dil ile oluşturduğu konuşmaya verdi kendini. Konuşma, sürgün edilmiş olduğu Doğanın söyleşisine özeneceğine, onu reddetti. Kendi yapay dünyasına kapandı. İnsanoğlu, Doğaya boyun eğeceğine, ona egemen olmaya yeltendi. Bu mümkün değil tabii. Doğa, daha önce de söylediğimiz gibi, bizi gereksinmez. Bizi görmez bile. Nitekim biz, şimdi artık kesindir ki, kendi dilimiz içinde sıkışıp kaldık. Önceleri toplumsal bir işlev gören konuşma ve Dil, gitgide kendi içine kapandı, bireyselleşti, bireylerin dili adacıklar hâlinde, büyük bir kayadan kopan kaya parçaları gibi toplumsal dilden koptu, ayrıştı. Herkes kendi diliyle konuşuyor artık. Kendi dili herkesin kendi hücresi hâlini aldı. Dilimiz, bizi kapana kıstırdı. İcat ettiğimiz, kendimizi aşma cesaretini göstererek bir başkasına yönelme, kendimizden çıkma girişimi olan konuşma, en sonunda kendi içine kapanıp atomlaştı. Kimsenin konuşma balonu kimsenin konuşma balonuna değmiyor. Üstelik okunmuyor da; boş mu dolu mu, o bile belli değil. Dilin bu denli bireyselleşmesi, egonun şişkinliğinin, insanın kendi haddini bilmezliğinin bir sonucu değildir de nedir? Şişkin egoyu söndürmek, haddi yeniden bilmek gereklidir."