Aşkın Romantize Edilmiş Hali mi, Yoksa Duygusal Saplantının Estetikleştirilmesi mi? — Masumiyet Müzesi
Orhan Pamuk’un bu romanı, yıllardır “büyük aşk hikâyesi” etiketiyle dolaşıyor. Nobel ödüllü bir yazarın kaleminden çıkması, roman için gerçek bir müze yapılması ve dönem dönem yeniden popülerleşmesi, eseri dokunulmaz bir yere koymuş gibi görünüyor. Ama belki de asıl sorulması gereken soru şu: Bu gerçekten büyük bir aşk romanı mı, yoksa saplantının romantize edilmiş hali mi?
Romanı okurken insanın içinde sürekli bir huzursuzluk var. Çünkü anlatılan şey saf, iki taraflı, dönüştürücü bir aşk değil. Daha çok güç dengesi, sınıf farkı ve duygusal bağımlılık üzerine kurulu bir ilişki.
18 yaşında bir genç kadının, hayatının merkezine aldığı 31 yaşındaki bir adam… Bu ilişki çoğu zaman romantik bir trajedi gibi anlatılsa da, bugünün bakış açısıyla okunduğunda ciddi bir duygusal eşitsizlik barındırıyor. Füsun’un hikâyesi hiçbir zaman tam anlatılmıyor. Onu Kemal’in gözünden izliyoruz ve bu bakış açısı, Füsun’u bir insan olmaktan çok bir sembole, bir nesneye dönüştürüyor.
Belki de romanın en problemli tarafı tam olarak burada başlıyor:
Füsun bir karakterden çok, Kemal’in duygularını taşıyan bir araç haline geliyor. Onun ne düşündüğünü, ne istediğini, neye kırıldığını gerçekten bilmiyoruz. Ama Kemal’in hislerini sayfalarca okuyoruz.
Kemal ise çoğu okur tarafından trajik bir aşık olarak görülse de, aslında ciddi bir duygusal takıntının temsilcisi. Başlangıçta aşkı bir oyun gibi görüyor. İtiraf eden tarafı zayıf sayıyor. Füsun’u bir kaçamak olarak konumlandırıyor. Sonra onu kaybedince, bu ilişkiyi hayatının merkezi haline getiriyor.
Bu noktada roman romantik değil, rahatsız edici derecede gerçekçi. Çünkü Kemal’in yaşadığı şey aşkın olgunlaşmış hali değil; kaybı kabullenemeyen
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,4bin okunma
Cehaletin Kutsallaştırıldığı Bir Dünyada Çocuk Olmak
Bazı kitaplar vardır; okurunu büyüler, bazılarıysa huzursuz eder. Gabriel García Márquez’in Aşk ve Öbür Cinler’i benim için ikisinin arasında bir yerde duruyor. Yormayan, akıcı ama zihnimin bir köşesine soru işaretleri bırakan bir roman.
Marquez’le tanışma kitabım oldu bu eser. Aslında niyetim Yüzyıllık Yalnızlık’ı okumaktı; fakat hakkında duyduğum “zor” yorumları beni daha kısa ve daha doğrudan bir hikâyeye yöneltti. Ve karşıma Sierva Maria çıktı.
Henüz 12 yaşında, ailesi tarafından istenmemiş, ihmal edilmiş bir çocuk. Bir köpek tarafından ısırıldıktan sonra başlayan süreçte herkes kendi korkusunu onun bedenine ve ruhuna yükler. Kimine göre kuduzdur, kimine göre içine cin kaçmıştır. Oysa okur olarak biz şunu görürüz: Sierva’nın içindeki “şey” ne cin ne de şeytandır. O, sevgisizliktir. Görülmemiş olmanın, duyulmamış olmanın, bir çocuğun kendi evinde yabancı kalmasının tortusudur.
Babasının çaresizlikle başvurduğu dini otorite ve kızın gönderildiği manastır, dönemin karanlığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Orta Çağ bağnazlığı; açıklayamadığını şeytana, anlamlandıramadığını günaha bağlayan bir zihniyetle hareket eder. Marquez burada sadece bir hikâye anlatmaz; cehaletin nasıl kurumsallaştığını, korkunun nasıl inanca dönüştüğünü ve masum bir çocuğun bu düzenin içinde nasıl ezildiğini gösterir.
Kitabın başındaki o cümle kulaklarımda çınladı:
“Cehalet, büyücülük, önyargı gibi şeylerden kurtulabilmemiz yüzlerce yılımızı alacak.”
Aradan yüzlerce yıl geçti mi, emin değilim. Ama yöntemler değişse de yargılama biçimimiz çok da değişmedi sanki. Dün “cin” dediğimize bugün başka isimler takıyoruz sadece.
Romanın “aşk” kısmına gelirsek… Delaura ile Sierva Maria arasındaki ilişki beni en çok zorlayan yer oldu. 12
Aşk ve Öbür CinlerGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202510,1bin okunma