Karanlığın Adı Heathcliff
Bazı karakterler vardır; sadece bir roman sayfasından çıkıp hayatınıza yerleşmez, aynı zamanda insan ruhunun karanlık kuytularını yüzünüze çarpar. Uğultulu Tepeler’in merkezindeki Heathcliff de tam olarak böyledir. Onu anlamaya çalıştığınız her an, içinizde saklı tuttuğunuz bütün duygular teker teker sorgulanır. Çünkü Heathcliff insanın hem en derin sevgisini hem de en dipsiz kötülüğünü aynı bedende taşıyabileceğini kanıtlayan bir karakterdir.
Herkesin merak ettiği o soru vardır: “Heathcliff neden böyle biri oldu?”
Cevap aslında acı verici ölçüde basittir. Çünkü insan bazen en çok sevdiği kişi tarafından en derin yaraları alır. Catherine’in, sevdiği adamı prestiji uğruna bir kenara atmasıyla başlayan o kırılma, Heathcliff’in ruhunu sadece paramparça etmedi; içindeki tüm iyi duyguları da bir daha yeşermeyecek şekilde kuruttu. Küçük yaşlardan itibaren itilip kakılan, hor görülen, hiç sevilmeyen bir çocuğun, büyüdüğünde bir karanlık karaktere dönüşmesi şaşırtıcı değildir elbette. Ancak Emily Brontë, bu dönüşümü öyle bir anlatır ki okur, vicdanının sınırlarında dolaşırken bile hangi tarafta duracağına karar veremez.
Heathcliff’in en büyük trajedisi sevmenin onu iyileştirmemesi değil, tam aksine onu cehennemin en dibine sürüklemesidir. Çünkü o, sevgiyi bir kurtuluş değil, bir intikam aracına dönüştürür. İçindeki öfke, kin, nefret öyle büyüktür ki Catherine’in ölümü bile onu yumuşatmaya yetmez. Hatta sanki ölüm, içinde bir yerlerde saklı kalmış o son iyiliği de söküp alır.
Ve işte tam bu noktada okur için zihin karışıklığı başlar.
Bir yandan, gördüğü onca kötülüğe rağmen içindeki kırılmış çocuğu görürsünüz. Diğer yandan, yaptığı hiçbir acımasızlığı mazur göremeyecek kadar kötülüğün sınırlarını zorladığına şahit olursunuz. Bir babanın kendi
İNANCIN MİMARLARI: ZİHİN, GÜÇ, ALAMUT
Tarih bazen susar. O suskunluğu ise en çok hikâyeler doldurur. Alamut tam da bu boşlukta yükselen bir eser. Ne tamamen tarihtir ne de yalnızca kurgu. Okuru, iki farklı gözden – İbni Tahir ve Halime – Alamut’un kapılarından içeri sokarken aslında çok daha büyük bir kapıyı aralar: İnancın, iktidarın ve insan zihninin karanlık koridorları.
Vladimir Bartol bu romanında yalnızca bir hikâye anlatmaz; bir düşünce deneyine davet eder. Onu okurken sayfaları çeviren yalnızca merak değildir. Aynı zamanda zihnin arka planında sürekli çalışan bir sorgu makinesi devreye girer. Çünkü Alamut’ta asıl mesele “ne olduğu” değil, “nasıl inandırıldığıdır.”
Romanın merkezindeki Hasan Sabbah, alışıldık bir lider portresinin çok ötesinde çizilir. O, yalnızca bir örgüt kurucusu ya da siyasi bir figür değildir. Bir akıl kurucusudur. İnancı, hakikati ve insan doğasını birer araç olarak kullanır. Onun dünyasında gerçeklik sabit değil; inşa edilebilir bir şeydir. Belki de bu yüzden en tehlikeli yanı söyledikleri değil, söylediklerini yaşatabilmesidir.
Roman boyunca sıkça karşımıza çıkan o meşhur anlatı – cennet bahçeleri, huriler, fedailer – aslında bildiğimiz şekliyle tekrar edilmez. Bartol, bu efsaneleri alır, parçalar ve yeniden kurar. Marco Polo’nun seyahat notlarından süzülen hikâyeler, burada yalnızca bir zemin görevi görür. Üzerine inşa edilen ise çok daha derin, çok daha rahatsız edici bir yapıttır: Manipülasyonun felsefesi.
Kitapta dikkat çeken en çarpıcı kırılmalardan biri ise kadın ve erkek temsilleri arasındaki keskin ayrımdır. Erkekler, fedai olarak yüceltilirken; kadınlar çoğunlukla bir vaadin, bir ödülün nesnesi hâline getirilir. Bu durum, yalnızca dönemin zihniyetine değil, aynı zamanda inancın nasıl araçsallaştırıldığına dair sert bir