Başta bu kitabı ince sanıp kısa sürede okuyacağımı düşünmüştüm. Ama sayfalar ilerledikçe fark ettim ki aslında elimde tuttuğum şey bir kitap değil; müziğin içinden geçen uzun, katmanlı bir yolculuk. Öyle bir yolculuk ki, sadece okumuyorsun… dinliyorsun, hissediyorsun, hatta bazı yerlerde susup düşünmek zorunda kalıyorsun. “Gramofonlu Kahvehane” tam olarak bunu yapıyor: seni metnin dışına çıkarıp sesin, hafızanın ve kültürün içine bırakıyor.
Kitap boyunca en çok çarpan şey şu oldu: müzik burada bir “ürün” değil. Bir aktarım biçimi. Bir hafıza. Bir kimlik. Kahvehanelerde kurulan meclisler, ustadan çırağa geçen ezgiler, taş plaklara sıkışmış sesler… Bunların hepsi birer kayıt değil sadece; bir dönemin, bir toplumun ve bir ruhun taşıyıcıları. Bu yüzden Tanburi Cemil Bey gibi isimler sadece bir sanatçı değil, bir dönemin sesi olarak karşımıza çıkıyor. Aynı şekilde Celal Güzelses, Mukim Tahir, Hamza Şenses, Bakır Yurtsever ve Cemil Cankat gibi isimler, müziğin “okunarak” değil, yaşanarak aktarıldığı bir geleneğin temsilcileri.
Kitap, bir noktadan sonra açık bir çatışma kuruyor: gelenek ve modernite. Ama bu yüzeysel bir karşıtlık değil. Gelenekte sabır, disiplin ve derinlik varken, modern üretimde hız ve yüzeysellik öne çıkıyor. Bu kırılmayı en iyi gördüğümüz yerlerden biri de İbrahim Tatlıses üzerinden yapılan değerlendirme. Tatlıses’in gücü inkâr edilmiyor ama onun yaptığı müziğin artık “türkü” olmaktan çıkıp başka bir forma dönüştüğü açıkça söyleniyor. Bu da aslında dönüşümün kaçınılmaz ama riskli doğasını gösteriyor.
Ses meselesi ise kitabın belki de en hassas noktası. Mukim Tahir’den Cemil Cankat’a uzanan çizgide “yırtınan” değil, “hakim olan” bir ses anlayışı var. Yumuşak, duygulu ve kendinden emin bir icra… Buna karşılık daha sonra ortaya çıkan bağıran, zorlayan,