Pencere önü çiçeğimsin sen…🪴 Bilirsin pencere önü çiçekleri başka güzel olur. Bir evin ruhunu taşırlar sanki; renkleriyle, kokularıyla, verdikleri huzurla… Ben en çok adalarda sevmiştim onları. Bir gün dar bir sokakta yürürken gözüme ilişmişti yaşlı bir teyzenin evi… Pencereleri, balkonları, kapısının önü rengârenk çiçeklerle doluydu. Öyle güzeldi ki resim çekerken bahçedeymiş, görmedim. İnsan burada yaşlanmaz ki dedim. Beni duymuş olmalı ki tebessüm ederek, Yaşlanıyor oğlum, yaşlanıyor… Zaman geçiyor. demişti. Ben de gönlünü hoş etmek isteyip, Yok teyze, maşallah hiç yaşlı görünmüyorsunuz demiştim. Eşi yadigar bırakmış o evi ona. Buraları bırakıp başka yerde yaşayamam demişti. Kışın biraz soğuk oluyormuş ama doğalgaz geldikten sonra rahatlamışlar. Bayırlardan şikayetçiydi biraz ama kendini bildi bileli o sokaklarda yaşamış. Gitmem hiçbir yere diyordu. Sonra çiçeklerini sordum. Bu kadar çiçeğin bakımı zor olmuyor mu? diye. Çiçeklerine bakıp, bu yaştan sonra en keyif aldığım şey bunlar demişti. Onlarla uğraşmak, altlarında oturup çayını kahvesini içmek huzur veriyormuş. Osmanlı zamanında evlerin önünden pencere önü çiçekleri eksik olmazmış. Hatta her çiçeğin bir anlamı varmış. Pencerede sarı çiçek varsa, Evde hastamız var, biraz sessiz olun demekmiş. Kırmızı çiçek varsa, Evde evlilik çağında bir kızımız var anlamına gelirmiş. İnsanlar bunu bilir, ona göre davranırmış. Şimdi pek kalmamış bunlar…
Günaydınlar 1k okuyucuları <3
Herkese, bool bol mutluluk kokan, huzurun renkleriyle içinizin ısınacağı, sevdiklerinizle hoş vakitler geçireceğiniz mis gibi Cumartesiler diliyorumm. 🫶🩷🫂 Sizi seviyorum. 🤗
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Mış gibi bir mutluluğu değilde gerçek bir huzursuzluğu yaşasaydık daha çok yaşamış olmazmıydık?
Tam 13 gün olmuş sana gelmeyeli.. Gelemeyeli!! Kavuştuk mu güzeller güzelim.. Kavuştuk.. Çok şükür üçümüzde burdayız.. Beklettik, incittik,acıttık,kırdık döktük ne varsa.. En çokta anlamadık.. Hak versekte vermesekte, anlasak da anlamasak da kavuştuk.. Nasıl denir nasıl anlatılır bilmedim şimdi ama çok geçe kalma uyu dedi uykuya gönderdim gelmeyeceğim sanıyo ama sabah uyandığında o yumuk mahmur gözleriyle uyanınca okur.. Özlemişim susturamadım dilimi konuştukça konuşasım geldi bi yanım kıyamadı ama bi yanımda ettiğini çeksin istedi.. Şişirdim başını epey merak etme tatlı tatlı uyurum bugün arda kalan günlerin eksiğini az uyusam da telafi eder içimdeki mutluluk.. Uzun uzun anlatasım var çünkü bugün. Çokça şey birikti çokça özlem doldum bilirsin beni yazmaya başlayınca elimin değil yüreğimin ayarı yoktur. Severim güvendiğim limanlarda içimi dökmeyi.. Bilirim ki halimi anlarsın, Bilirim ki ne desem yargılamaz sadece dinlersin. Kızarsın bilirim ama duyamam sesini ondan sebep rahatça iç döküşüm.. Bak 01:01 oldu.. Çıkmıyor ki aklımdan geleyim azıcık kendime.. Nasıl güzel seviyorum onu en iyi sen bilirsin.. Hüzünlü değilim bugün. Vazgeçtim unuttum az önce gelemediğim 13 günde yaşadıklarımı. Aklıma değil gönlüme izin verdim. Bir kez daha yenildim ona dün.. Hep en güzel yenilgimsin derim ya tam da öyle işte.. Kahve yapar mısın? dedi..
Din, insanı yücelten ve fıtrata döndüren bir "istikamet" olmaktan çıkıp, dünyevi kazanımlar için bir "enstrüman" haline getirildiğinde, ifade ettiğiniz gibi ifsad (bozulma ve çürüme) kaçınılmaz oluyor. ​Kapitalizmin "her şeyi metalaştırma" kabiliyeti, maalesef inanç alanını da bir tüketim nesnesine dönüştürmüş durumda. Bu süreçte din, ruhu arındıran bir disiplin olmaktan ziyade, vicdanı rahatlatan bir aksesuar veya statü aracı olarak pazarlanabiliyor. ​Bu döngüden çıkış için birkaç temel durak üzerinde durulabilir: ​1. "Araç" ve "Amaç" Değişimi ​Din, kişisel ikbal, ticari kazanç veya sosyal prestij için bir basamak kılındığında özünü kaybeder. Hakiki bir duruş, dünyevi araçları (mülk, makam, imkan) dinin yüksek ahlaki amaçlarına hizmet ettirmeyi gerektirir. Bu sıranın tersine dönmesi, toplumsal dokudaki güveni ve samimiyeti yok eder. ​2. Tüketim Kültürüne Karşı "Kanaat" ve "Kıst" ​Kapitalizm, "daha fazlasına sahip olmanın" mutluluk getireceği illüzyonuna dayanır. Bu zihniyetle kodlanmış bir birey, ibadetlerini bile bir çeşit "kazanç-kayıp" hesabıyla, niceliksel bir büyüme hırsıyla yapabilir. Oysa adalet ve pay etme anlamına gelen kıst bilinci, tüketimi değil, dengeyi ve bölüşmeyi merkeze alır. ​3. "Mış Gibi" Yapmaktan Kurtulmak ​İnanç değerlerinin reklam metinlerine, ticari markalara veya siyasi retoriklere dolgu malzemesi yapılması, o değerlerin içini boşaltır. Bu gidişattan çıkış, kelimelerin ve kavramların asıl manalarına iade edilmesiyle (salah) mümkündür. ​4. Zihinsel Hicret ​Kapitalist kodlarla düşünmeyi bırakmak, "sahip olmak" yerine "olmak" (insan-ı kâmil) yoluna girmeyi gerektirir. Bu bir çeşit dijital ve zihinsel sadeleşmedir; gürültüden, gösterişten ve sürekli bir şeyler alma/satma dürtüsünden uzaklaşarak özle temas kurmaktır. ​Söylediğiniz gibi, bu ifsadın
Araştırma-İnceleme Tarih
YÜZBAŞI ŞEHİT AGAH İLKOKULU HATIRAM-ÖLÜRÜM TÜRKİYEM KİTABIMDA-KDY
MEMLEKET HASRETİ SELİM GÜRBÜZER Kuzeyinde Bayburt Kalesi, güneyinde Aslan dağı, doğusunda Beyböyrek’in (Bamsi Beyrekin) medfun olduğu Duduzar ve batısında Şehit Osman tepeleri arasında kurulu Dedekorkut diyarı şehrin Şingâh mahallesinde dünyaya geldim. Üstelik dünyaya ebesiz, hemşiresiz gelmişim. İlginçtir anacığım hemen evin yanı başımızda Şingâh çeşmesinden omzuna yüklendiği helkelerle su taşırken doğmuşum. Değim yerindeyse kendi göbeğimi kendim kesmişim. Aslında bende isterdim mahallemizin o nur yüzlü Ebe Memnune teyzemin ellerinde doğmayı, kısmet değilmiş. Olsun, sonuçta ebem olmasa da pırıl pırıl yetiştirdiği büyük oğlu Ülkü Ocakları başkanımız Mustafa Erdemir ağabeyimizin rahle-i tedrisatından geçtik ya, bu ziyadesiyle bize hatıra olarak yeter artar da. Diğer oğlu Uğur Erdemir’de yaşça akran sayılan aynı mahalleden arkadaşımdı. Sadece tek fark onların Şingâh camiinin hemen yanı başında çatılı bahçeli evde oturuyor olmaları, bizim de Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulunun hemen alt başında yarı kerpiç, yarı taştan yapılı çatısız toprak bir evde oturuyor olmamızdır. Neyse ki anamın babama müteaddit defalar yaptığı telkinler netice verirde yıllar sonra bizimde nihayet bir beton arma evimiz oldu. Evet, azim böyle bir şeydir. Nitekim babam at arabacısı olması dolayısıyla ev yapımında kuma hiç para vermedik, yine inşaat için gerekli olan demir, çimento, tuğla ve kereste gibi malzemenin nakliyesi içinde para vermedik. Tabii babam bunları kendi yağı ile kavrulup yaparken bu arada aile fertleri olarak bizde boş durmayıp kimimiz harç gardık, kimimiz tuğla taşıdık, kimimiz su taşımak gibi tam bir imece usulü dayanışma örneği sergiledik. O yıllarda mahallemizin inşaat ustası Abdurrahman Köse’de evin yapımını üstlendi, öyle ki o usta