acaba Raif Efendi hakijaten basit ve içerisi bomboş bir adam değil miydi ? hayatta hiçbir gayesi, hiçbir ihtirası olmadığı, insanlara, kendisine en yakın olanlara karşı bile, bir alaka duymadığı muhakkaktı... şu halde ne istiyordu ? onu gece vakti sokaklara düşüren acaba içinin bu boşluğu, hayatının bu gayesizliği değil miydi ?
ben, ev halkına niçin bu yalanı söylediğini değil, bana niçin hakikati söylediğini merak ediyor, fakat bundan biraz da gurur duyuyordum: bir insana başkalarından daha yakın olmanın gururunu.
"ah oğlum, kendine hiç dikkat etmiyor... çocuk değil ki... ortada hiçbir şey yokken birden nevri dönüyor... ne oluyor bilmem... oturup insanla iki laf etmez ki... başını alıp gidiyor...sonra da işte böyle yatağa seriliveriyor..."
hâlâ daha bir şey konuşmamıştık. fakat artık buna hayret etmiyordum. onun sessiz sedasız yaşayışı, tahammül edişi, insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kâfi bir ifade değil miydi ? beraber yürüdüğümüz zamanlar yanımda gidenin bir insan olduğunu bütün kuvvetimle hissetmiyor muydum ? bu sıralarda, insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım. yanımda ağzını açmadan yürüyen, karşımda ses çıkarmadan çalışan bu adamdan, ne öğrendiğimi iyice bilmediğim hâlde, bana senelerce ders veren birinden öğrenebileceğimden çok daha fazla şey öğrendiğime emindim.