Her kaşığın tadını çıkararak, bir kâseye bir bana bakarak çorbasını içerken, gözlerimi ondan ayırmadım.
Bitirince kaşığını masaya bıraktı.
“Bir şey söylemeyecek misin?” diye sordu sonunda.
“Seni kapıda gördüğüm anda ne söyleyeceğimi önceden planlamıştım.”
Başını benden tarafa çevirdi. “Peki şimdi?”
Her nefesimi, her saniyeyi özümseyerek kucağına oturdum. Ben yüzüne bakarken ellerini usulca kalçalarıma koydu. “Şimdi,
Rhysand, seni sevdiğimi söylemek istiyorum. Şimdi...” Rhys’in dudakları titredi. Yanağına süzülen tek damla yaşı elimle sildim. “Şimdi,” diye fısıldadım, “henüz tam olarak iyileşmediğimi, kalbimin hâlâ paramparça olduğunu ama bu parçaların hepsinin sana ait olduğunu söylemek istiyorum... Eşin olmaktan büyük onur duyarım.”
Kollarını belime dolayıp alnını omzuma yaslarken zangır zangır titriyordu. Elimi ipek saçlarına daldırdım.
“Seni seviyorum,” dedim. Daha önce aklımdaki şeyleri söyleyecek cesaretim olmamıştı. “Seni bulabilmek için o eziyetlerin her saniyesine tekrar katlanırdım. Savaş çıkarsa, bununla yüzleşiriz. Birlikte. Ne beni senden almalarına izin veririm, ne de seni benden almalarına.”
Rhys başını kaldırıp gözlerime baktı. Yanakları gözyaşlarıyla parlıyordu. Yüzüne doğru eğildiğimde hiç kıpırdamadı. Gözyaşlarından birini öperek sildim. Sonra bir başkasını. Tıpkı onun bir zamanlar bana yaptığı gibi.
Dudaklarım tuzlu gözyaşlarıyla ıslanmış halde, gözlerine bakacak kadar geri çekildim. “Sen benimsin,” diye fısıldadım.
Hıçkırıklara boğulacakmış gibi titredikten sonra dudaklarıma uzandı.