Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki; insan şehrinden çıkmadan, kopuyor şehrinden. Gözünün önündeki, elinin altındaki şeyleri bile özlüyor. Gün geçtikçe hırçınlığa dönüşüyor içindeki özlem.
Yoruluyor ama, neye efor sarf ettiğini bilmiyor mesela; çünkü somut bir şeye çabalamadığı ortada.Doğduğu andan beri ona öncesi sonrası anlatılan şeyler için çırpınırken, daha önce ona tanımlanmayan yeni koşullarla boğuşmak manasız geliyor.
Anlam eksik, anlamlandıramıyor içindekileri. Girdi yok çünkü, daha önce böyle bir şey göreni bile görmemiş ki... Ondan yorgun insanlar, birileri artık ipin bir ucundan tutup "Evet, işte şunu yaşıyoruz, buna çabalayacağız ve böyle bitecek" desin diye bekliyorlar öyle.Biri çabalarını görsün ve tanımlasın, bir adını koysun da isimsiz kalmasın diye bekliyorlar...
Her zamankinden çok, insan lazım. Her zamankinden çok, insan göresimiz yok. Çünkü seçimlerimizle şekillenmiyor dünya, bir nebze daha bağlıyız koşullara.Bu derece bağımlı olmak özgür ruhlarımıza acı verse de, özlüyoruz şartlı koşullanmaları. İzin vermeyi bize sınır çizilmesine ve yaşamaya çabalamayı o sınırlar içerisinde.
Daha özgür ve daha tutsak olasımız var... Mantıklarımızın çözümlemeye yetmediği duygulanımlarımızı analiz etmeye gerçekten ihtiyacımız var.
Zor olsa da tutunuyoruz sahte küçük mutluluklara. Sonra boşluğu oluyor bize kalan... Çünkü sahte bir mutluluk gerçekten, hala en üzücü şey yeryüzündeki. Kendi gider de kederi kalır derler ya, öyle bir şey...
Yorgunuz.. Özlüyoruz.. Sebeplerini bilmeden yaşıyoruz hala tüm duygularımızı dolu dizgin... Ama hepsi kelepçelenmiş gibi, hapseldilmiş gibi. Sanki kalıbına sığmıyormuş da, bir boşluk bulsa çağlayacak gibi...Yani uçsuz bucaksız vahalar gibi gönüllerimizde kurduğumuz yaşamlar, gerçeklik kırıntılarıyla süslenmeyi özlemiş aslında.