Bizim medeniyet dediğimiz şey aslında hayvani yönlerimizi törpüleyen, bizi dizginleyen, onları sır gibi saklayan bir şeyden başkası değildi. O düzenin bir parçasıyken her şey ne kadar da insancıldı! Uygarlıkların teker teker yıkılacağı gerçeği, insan hayatının basitliği, her şeyin tekrar etme döngüsü içinde olması bu dünyanın tek gerçeğiydi.
Ne fark ederdi ki zaten? Herkes ölüyordu nasıl olsa; iyisi de kötüsü de, güçlüsüde zayıfı da, hayata dört elle sarılanı da yaşamı aşağılayanı da, herkes göçüp gidiyordu.
Jack London'a olan hayranlığınızı ileri bir seviyeye götürecek bir kitap olduğunu söylemek isterim. Basitçe "Kızıl Veba" adındaki öldürücü hastalık ortaya çıkar, dünyayı kasıp kavurur, dünyanın çok büyük çoğunluğunu öldürür, düzen, kamu, politika bir kenara alfabe, teknoloji ve modern insanın yeteneklerini yok eder.
Kitabın büyük çoğunluğunda ana karakter diyebileceğimiz Granser'in torunlarına anlattıklarını dinliyoruz. Granser Kızıl Veba günlerini yaşamış ve hayatta kalmış az kişiden biri. Bu yüzden de anlattıkları kitabın neredeyse tamamını oluşturuyor. Torunlarının yani "yeni nesil insan"ın vahşi, gelişmiş yeteneklerden uzak, ilkel olması da bu dünyanın genel özelliklerini kolayca benimsememizi sağlıyor.
Hikaye bir kenara Jack London'ın çok uzun zaman önce, döneminin bilimini, biyolojisini ve gelişimini çok yakından ve detaylıca takip ederek gelecek hakkında harika çıkarımlar yapıp böyle bir hikaye oluşturabilmesi de saygı duyulması gereken önemli bir özellik.
Kesinlikle okumasını tavsiye ettiğim yaratıcı bir kitap.