İlk olarak bir insanın nasıl olur da bu kadar melankolik olduğunu anlamıyorum. Yozo'nun Anksiyetesi var, Şuci'de de olduğunu düşünüyorum. Besbelli sağlıklı bir beyin tarafından üretilmiş şeyler değil bunlar. E zaten birkaç kez intihar etmeyi deniyor Şuci.
İletişimde en yüksek seviyedeki hayvan olan insan bile zihnindeki düşünceleri olduğu gibi aktaramaz bu yüzden birbirimizi tam olarak tanıyamayız. Dildeki bu yoksunluğumuza bir de karşımızdaki kişinin -biz ne dersek diyelim- bizi algılama biçimi eklenir, birbirimizden daha da uzaklaşırız. Düşündüğünüzde bu kadarını yapabilmemiz bile mucize gibi görünürken -ki tabii ki bilimsel açıklamaları var- hala çok yetersiz. Jack London'ın da Martin Eden'da dediği gibi bazen insanlara dediklerimiz onlara kastettiğimiz şeyleri ifade etmez, bu da bizi oldukça yorar. Şuci bu konuyu bayağı içerlemiş gibi görünüyor.
Şuci'nin kalemini kendiminkine yakın buldum. Özellikle görece büyük olayları sıradan cümlelerle atlaması gibi. Mesela metin kendi halinde seyrederken "Nehre atladık. Kadın öldü. Ben kurtuldum." demesi gibi. Film ve dizilerde ana karakterin ya da yan karakterin hep şaşaalı betimlenen ölümleri.. hep içimi sıkarlar. Onlara satırlar, dakikalar ayırırlarken -kahramanlar insana- en az onlar kadar insan olan figüranların ölümünün saliselik bile gösterilmemesi komiğime gider. Halbuki gerçek hayatta böyle değildir, olur ve biter. Her şey "bakın, ne kadar üzücü!" dermiş gibi gelir. Bu ve anlattığı şeyi sanki bir kıtayı yeniden keşfetmiş edasıyla anlatmaması çok hoşuma gitti.
Kitap güzel ama bayağı depresif. Dram dram yapıp bizi baymıyor, gerçek bir depresiflik var burada. Kötü bir zamanınızdaysanız okumanızı tavsiye etmem.
Şuci hakkında çok şey demek isterdim ama yararsız bulduğumdan denemeyeceğim. Onu anladığımı söylemek