"İnanmaya ihtiyacı olur hep insanın. Mümkünse kendinden başka bir şeye."
Nermin Yıldırım’ın Dokunmadan romanı tam da bu ihtiyacın, yani inanma arzusunun etrafında dönüyor.
Hayatın sessiz köşelerinde biriken suçluluklar, insanın içini kanatan o görünmez günahlar ve zamanın bir türlü geri alınamayan acemilikleri…
Kitabın kahramanı Adalet, ölüm gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldığında, geçmişin tozlu sandığını açıyor. Hayatı boyunca içinde yüzlerce suçluluk barındırmış olmasına rağmen bu duygunun ilk ne zaman başladığını düşünüyor. Sonucunda, çocukluğunda işlediğini düşündüğü bir "ilk günah" çıkıyor karşısına.
Bu küçük gibi görünen ama içini kemiren yükle yıllarca yaşamış, şimdi ise ölümle arasındaki mesafeyi ölçerken bir yandan da bu suçu onarma çabasına düşüyor.
Ne yazık ki, hayat bazen geç kalmaların toplamı gibi. Ve Adalet de tam 24 yıl sonra, yeniden hatırlamanın ve yüzleşmenin eşiğinde buluyor kendini. Ölümün kıyısına geldiğinde imkansız gibi görünen bu affedilme çabası, bir gün iyileştiğini ve hayatının belirsiz bir süre daha devam edeceğini öğrenmesiyle yeniden filizleniyor.
Yaşama yeniden dönüşünün bir işaret olduğunu düşünerek affedilme umuduyla birlikte en yakın arkadaşı Hülya’yla geçmişin izlerini sürmek için bir yolculuğa çıkıyor. Yolculukta henüz anlayamasa da aşk ile tanışıyor bir noktada. Kendini bile sevmeyi beceremeyen bir kadın; bir adam tarafından sevilmeyi, fark etmeden öğreniyor.
Yolculuk sırasında Adalet’in bilmediği şey şu:
Bazı yolların sonu nereye çıkar bilinmez; ama insan bazen "yolda olmakla" bile eksik kalan parçalarını tamamlar. Kitap, okurken beni zaman zaman derin bir şaşkınlığa düşürdü. Özellikle sona yaklaşırken içim umutla doldu, belki de Adalet'in yükünü biraz hafifletmesine sevindim. Ama Nermin Yıldırım öyle bir yazar ki, sizi son