Açlık ve ölüm, her tarafta hüküm sürüyordu. Kah Fıratın çağlayan ve ağlayan sahillerinde, korkunç kayalar arasında, aç bir köpeğin Ermeniler tarafından öldürülmüş, yolun kenarına ihmalkarane bırakılmış bir Türk naaşını parçalıya parçalıya yediği görülüyor, kah köylerin önünde, dişleri sırıtmış çocuk kellelerinde tesadüf ediliyordu.
Ardasa'dan Erzincan'a kadar bütün yol, pek nadir tesadüf edilen, aç ve perişan Türklerle dolu idi. Bir zamanlar, kasabaları ve köyleri dolduran Türk halkı, adeta kökünden denecek derecede ortadan kalkmıştı. Muhaceret, ölüm, Anadolunun çamlık tepelerinde, yeşil ovalarında tüten ocakları söndürmüş, mahvetmişti. Moskofların geri çekilmeleri üzerine Ermeniler kasabalarda ve köylerde o derece tahribat yapmışlardı ki, Trabzondan Karsa kadar, hiçbir köyde, yaşayan bir can koymamışlar, zaten toprak binalardan ibaret köyleri yakmışlar, yıkmışlar, gerilerinde harabelerden başka bir şey bırakmamışlardı.
Zavallı çocuk, iki senedir anasını, babasını görmemişti. İki senedir öksüz, kimsesiz, ufacık boyu, masum kalbile Giresonda kahve köşelerinde yatmış, aç kalmış, tahammül etmiş, merhamet görmüş, yaşamıştı. Artık o, anasını, babasını ölmüş, kendisini kimsesiz biliyordu.