İnsanların senden en çok şeyi talep ettikleri zamanın, sen ölürken olduğunun neden sonra farkına varmıştı: Senden hatırlamanı, içlerini rahatlatmanı, bağışlamanı istiyorlardı. Onaylanmak ve günahlarından arınmak istiyorlardı; onlar kalırken gidenin sen olduğun gerçeği karşısında, onları bırakıp gittiğin için senden nefret ettikleri ve aynı zamanda korktukları gerçeği karşısında, senin ölümünün onlara kendi kaçınılmaz sonlarını hatırlattığı gerçeği
karşısında, ne diyeceklerini bilemediklerinden bu denli huzursuz oldukları gerçeği karşısında kendilerini daha iyi hissettirmeni istiyorlardı senden.
Neden insanlar bu denli yalnız olmak zorundalar? Neden
bu denli yalnız olunmak zorunda? Bu dünyada bu kadar çok insan yaşarken, her birimiz bir başkasından bir şeyler beklerken, neden bu kadar yalnızız? Ne için? Yoksa gezegenimiz insanların yalnızlığından beslenerek mi sağlıyor dönüşünü?
Ancak gerçekte her ne kadar küçük bir şey olsa da, kendi başına düşünmek korkutucu biçimde zordu. Hayır, tam tersi, küçük şeyler kadar kendi başına düşünmek de zor olmalı. Özellikle de evinden çok uzaklara gittiğin zamanlarda.
Ve ben şimdi buradaydım işte, kapalı bir çember içindeydim. Aynı yerde dönüp durmaya devam ediyordum. Hiçbir yere varamayacağımı biliyor ve buna engel olamıyordum. Ama devam etmek zorundaydım. Devam etmezsem hayatta kalmayi başaramazdim ki.
At the end, I was winded but weirdly elated, relieved to be someone other than myself for a while more willing to go to war than face my own ugly, meager demons.