İslam tasavvufu, O'nun, -O, kainatın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı O'nun- ruhaniyetidir; şeriat da O'nun zahiridir. Bir saray düşünün bir ovada.. Billur bir saray... Pırıl pırıl camlarında ışık ve içeride bir ziyafet var. O sarayın dış mimarisi içerideki bütün oda taksimatına, her şeye uygun olarak şeriattir. İçindeki büyük ziyafet ise tasavvuftur ve iki taraf birbirine hüvesi hüvesine mutabıktır. Allah'ın Resulü bir muharebeden atları ile dönerken sağında birkaç sahabi, solunda birkaç sahabi şu söz söylerler:
"- Şimdi bir cihad-ı asgardan geliyoruz cihad-ı Ekber e gidiyoruz..."
Sorarlar:
"- Nedir cihad-ı Ekber Ya Resulallah?"
"- Cihad-ı Ekber tek ferdin kendi kendisiyle muharebesi... Nefsle muharebesi..."
Tasavvuf budur ve tasavvufta, yok olmak, Allah'a bağlanmak, onda var olmak vardır. Yokta yok olmak değil... Metotlar biraz, biraz birbirine benziyor, fakat tren hatları gibi birbiri üstünden geçiyor, biri oraya gidiyor, biri buraya...
Evet, sevgili gençler, daima benim gibi konuşmaya çalışın. Çünkü davamız çeşm-i bülbül kadar naziktir, yere düşürüp kırmayalım. Bir gün, mahkemede bana hakim sordu.
Dedi ki:
"-Kuzum Necip Fazıl, zapta geçirmeyeceğim, hükümde de esas teşkil etmeyecek, şahıs olarak, dost olarak, dostluğa kabul ediyorsanız, bir sual soracağım."
"-Buyursunlar." dedim.
"-Siz laik misiniz, değil misiniz?"
Dedim ki:
"-Efendim böyle sual olur mu? Ben belki bunun için huzurunuzdayım ve şimdi anlayacaksınız laik miyim, değil miyim! Fakat bir şartla cevap veririm. Hem zapta geçmesi hem de hükme tesir etmesi şartıyla..."
Ve devam ettim:
"-Ben Allah'a inanıyorum, yani Halik'a... Bütün alemlerin Rabb'ine... Nasıl istersiniz ki, Allah'a ve onun emirlerini dünyanın dışında kabul edeyim. Şimdi ben laik miyim, değil miyim, siz karar verin!"
Dikkat edilirse burada bir incelik var; laik miyim, değil miyim, sen karar ver!..