Bana ait o tutkulu korkusuzluğu, annem beni doğururken yaratmadı. İnsanın içindeki korkuyu ya da korkusuzluğu üreten, insanoğlunun tüm evrimindeki hiçbir anne değil. İlk insandan çok daha gerilerde, korku ve korkusuzluk, aşk, nefret, kızgınlık, bütün duygular insanı oluşturacak mayaya dönüşmek için büyüyüp gelişiyordu.
Herhangi bir insan gibi bir filizim ben de. Başlangıcım, ne doğumumla ne de ana rahmine düşüşümle gerçekleşti. Sayısız milenyumlar boyunca büyümekte, gelişmekteyim. Bütün bu yaşanmışlıkların ve sayısız başka yaşamların tüm bu deneyimleri, beni ben yapan ruhun ya da tabiatın mayasını oluşturmakta. Anlıyor musunuz? Onlar benim özüm. Madde anımsamaz, çünkü bellek ruhtur. Sayısız yeniden doğuşumun anılarından oluşan ruhum ben.
Küçücük bir yaz bulutunun, insanın kulaklarında gümbürdeyen ve zangır zangır titreten yıldırımlı bir fırtınaya ne zaman dönüşebileceğini insan bilemez.
Kadının çekiciliğini anlatacak sözcük yoktur. Akıl yürütmeyle sonuçlanacak kavrayıştan farklıdır bu, çünkü heyecandan doğar ve duygulanış ile sonuçlanır; kabul edersiniz ki bu da en üst düzeyde bir heyecandan başka bir şey değildir.