Solaris okuduğum ilk bilimkurgu romanı oldu. Kitabı okumaya malum Tarkovski filmine göre başladım. Yalnız şunu baştan söyleyeyim ki, kitap bence tam başka, film tam başka. Film de güzel, ama içerik olarak, romandan esinlendiği için keşke Tarkovski fimi kitaba sadık kalarak çekseydi. Neyse, film ayrı konu, ayrı bir zamanın konusu. Kitaba gelirsek, kitap çok derin, insan olarak, aslında neyi aradığımız ve ne istediğimiz, bu yolda içimizde olanı biteni anlamada bile güçsüzken nasıl başka türlü (insandışı akıllı varlıklar) düşünen varlıklarla iletişim kuracağız gibi çok derin konuları işliyor. İnsan olmak için gerekli olan neydi? Kelvin bu soruları aslında kendine sormaya başlaması ile, Harey’in ondan daha çok insan olduğu, onunsa daha çok içindeki sorulara takılıp kalmış, kendi bilinçaltını bile yönetemeyen varlık olduğu ortaya çıkmaya başlıyor. Aslında biz de insan olarak, bencilliğinizle, kendimizi üstün görmemizle, diğer gezegenlere “keşif “ gezileri düzenlemekte aslın maksadımızın oraları olduğu gibi kendi yaşamlarına bırakmak değil, kendimize yenik düşmelerini sağlamak ve oraları sömürmek. Ama işin en ironik veya trajikomik yanı daha ilk akıllı okyanusla, insandışı biliçli varlıkla karşılaştıklarında ondan istedikleri tepkiyi alamadıklarında, ona zarar vermeye başlamaları, yoğun radyasyon bombardımanı, X- ray ışınları ve başka aşırı deneysel yöntemler kıllanmaları olmuş. Sonrasında da okyanus onu araştırmaya gelenlere farklı yöntemlerle karşılık veriyor. Bu onları bilinçaltındaki en mahrem, en gizli, anılarını canlandırarak, onları bu anıları ile başbaşa bırakması oluyor. Kelvinin sevgilisi Harey, Kelvin istasyona gelmeden yaklaşık 10 yıl önce intihar etmişti. İntiharda kısmen de olsa Kelvin kendini suçlamaktadır. Şimdi Solarise geldiğinde, Harey kanlı çanlı insan