Latin Amerika’da yine adını bilmediğimiz bir kasabadayız. Her hükümet değişiminde kana bulanan sokakları, yolsuzluk, yoksulluk, yozlaşma ve düşmanlıklardan dikilmiş direkleriyle tipik bir Marquez kasabası.
Romanın merkezinde duvarlara asılan isimsiz kâğıtlar var. Suçlama mı, tehdit mi, dedikodu mu olduğu belirsiz. İnsanlar bu kâğıtlara inanıp inanmamaktan çok, “ya doğruysa?” sorusunun içinde çıldırana kadar küçülüyor. Gerçek, yavaş yavaş alegoriye kayıyor. Herkesin beklediği, herkesin korktuğu ihbar kâğıtları neredeyse canlı bir varlık gibi, köşede sessizce oturuyor.
Ah bir de o tuhaf atmosfer var. Eğer yarattığı atmosferin içine okuru hapseden kitaplar listesi yapsaydım bunu en başa yazabilirdim. Zamanın yüz kilo çeker gibi akması, bunaltıcı sıcaklar, sinekler, kilisenin temellerini kemirip bitiren fareler, kalkılamayan uzun uykular… İnsanın içine işleyip yüreğini kabartacak kadar uzun süre yağan yağmurlar. Kitabın ıslak bir his yarattığına yemin edebilirim.
Romanda fiziksel şiddet çok sınırlı. Buna rağmen sürekli bir gerginlik hâlinin içinde buluyorsunuz kendinizi. O korku hali, o bekleyiş, çıkışsızlık sizi de çekiyor içine.
Devlet otoritesi açık bir diktatörlük gibi görünmüyor; daha çok gündelik hayatın içine sızmış bir baskı olarak hissediliyor. Baskı, üniformadan çok bakışta, hapishaneden çok fısıltılarda, silah sesinden çok sessizliklerde.
Ki bence bu romanın yaptığı en iyi şey, iktidarın insan ruhunda nasıl çalıştığını anlatması. Kimse tam olarak masum değil, kimse tamamen suçlu da değil. Herkes bir noktada susarak, görmezden gelerek ya da uyum sağlayarak sistemin parçası olmuş. Kötülük, sıradan insanların küçük kararlarıyla büyümüş. Büyümüş ve uzayan gölgesine korkuyla bakakalmışız.
#seçkinselvi çevirisi