Orda oturmuş içerken intihar olasılığını düşündüm, ama tuhaf bir şekilde bedenimden ve varlığımdan hoşnuttum. Ne kadar korkmuş olsalar da benimdiler. Aynaya bakıp sırıttım; Gideceksen beraberinde, sekiz veya on veya yirmi kişiyi de götür.
Bir yerlerden mermi sesi geliyor. İrkiliyoruz; gözlerimiz birden açılıyor; ellerimiz, vücudumuzu, kamyon kenarlarından yoldaki hendeklere atmaya hazır.
Ses o kadarla kalıyor. Yalnız monoton hatırlatışlar “Dikkat,tel!”.
Diz Kırıyor, yine yarı uykulara dalıyoruz.
Sabah kurşun renginde ,biz buradan giderken mevsim yazdı henüz,ve biz yuz elli kişiydik.
Şimdi üşüyoruz..sonbahar , yapraklar hışırdıyor ,sesler yorgun dökülüyor : bir...iki..üç. ..dört...
Ve otuzikide duruyor ses...
Uzun bir sessizlik oluyor ..sonra ses soruyor :
"Başka kimse yok mu ?"
Ve bekliyor ,sonra hafifçe söylüyor "Manga kolu! " ve ses kesiliyor ve ancak tamamlayabilir "ikinci bölük. .güçlükle.."ikinci bölük..adi adım marş!
Birerle kolda ,kısa bir dizi ,ağır ağır sabaha doğru yürüyor. .
Otuziki nefer
pusat, arkadaşı için hiçbir tören yaptırmadı. para ile tuttuğu üç kişiye kendisi de katılarak onun tabutunu en yakın mezarlığa kadar bizzat götürdü. tabut kabre konduktan sonra üzerine küçük bir bayrakla bir kitap bıraktı. mezarın toprağını tek başına doldurduktan sonra baş ucuna bir tahta parçası dikti. bunun üzerinde ‘arkadaşım şeref’ kelimeleri yazılıydı…