e

e
111 okur puanı
Şubat 2018 tarihinde katıldı
DÖRDÜNCÜ ŞARKI
Baharın son günleri; kömürlükler arasında Çamaşır ipleriyle kesilen Üç ağaclı bahçemizin yanındaki papatyalı arsaya bitişik Sert kaldırımlı ve yokuşu dik Yolda, ayakkabılarımın burnunu Çarpmamaya çalışarak sekiyorum.(Becermek mümkün değil bunu.) Bir satıcı eşeğinin küfeleriyle sığmadıgı dar Boğazı aşıyorum Ve servi ağaçlarıyal kasvet Ve daha birtakım ağır duygular veren Küçük meydana ulaşıyorum. Burada duvarı yıkık Bir mezarlık ve içinde bir türbe, (Yıllar sonra gördügüm Karacaahmet Mezarlık Bankasının -tövbe de- Yanında küçük bir hesap sayılırdı.) Türbenin parmaklıklarına düğümlenmiş çaputları. Sudan çıkarılmış bir ölünün parmaklarına takılı Yosunlar gibi görürdüm. Ve duvarın önündeki kara çalı, Bana ölümün taştanlığını anlatan bir hocaydı kara sakallı. Çarpık mezar taşları arasında, Ölülerin besledigi çimenlerin ortasında Türbedeki taş tabutlar kadar Kayıtsızsca uzanmış çocuklar. (Korkuları yaşları kadar)
Reklam
Üçüncü Şarkı
Siz de benim gibi, Günleri Sevgiyle isteyerek Değil de, takvimden yaprak koparır gibi gerçek Bir sıkıntı ve nefretle yaşadınızsa, Ankara güneşi sizin de Uyuşturmuşsa beyninizi. Ata’nın izinde Gitmekten başka bir kavramı olmayan Cumhuriyet çocugu olarak yayan, Pis pis gezdinizse (o sıralarda adı Opera Meydanı olan) Hergele Meydanı’nda bu sarı ve tozlu alan İğrendirmediyse sizi, Bir taşra çocugu sıfatıyla özlemeyi bilmiyorsanız denizi, Kaybettiniz (benim gibi) Oysa, Aynı Hergele Meydanı’nda Gölgede on beş, güneşte yedi buçuga tıraş eden Berberleri görmeden Yalnız renkli yanını yaşadıysanız hayatın Ve hergele ve beygir olduğunu duymadıysanız atın Sakalı uzamış seyyar satıcılara kese kağıdı satmadınızsa, İçinde aüt ve salebin olmadığı ‘donduma kaymak’tan tatmadınızsa (Aynı Hergele Meydan’ında) Kazandınız. (Kimse yoktu -çirkinlikten başka- Selim’in yanında) En bayağı ve en müstehcen (Fakat fiyatı ehven)
İkinci Şarkı
Orta Asya’daki pembe elipsin içinden Çıkan kırmızı oklara binerek, Bozkurtlar (kanatlı) Çin’den Nasıl uçmuşlarsa Tanca’ya kadar, Ben de (altı yaşımda) dar Ve yüksek çamurluklu tenezzühle (Ford T modeli) Ankara’ya ulaştım Sağ salim. ‘Yağmur Çayevi’nin önünde dolaştım Uyuşan bacaklarımı oynatarak Ankara’nın toprağında. Taşhan, Bana dünyanın en büyük meydanı gibi geldi. Gözüne güneş gelmesin diye elini Siper eden Mehmetçik heykeli ne güzeldi. Ve büstlerinden yalnız göğsüne kadar tanıdığım Atatürk Kabartmalı ve yüksek Bir mermerin üstüne çıkmış atıyla. (Böylece tanışmış oldum heykel sanatıyla.) Baba, oradaki kadın sırtında ne taşıyor? “Bomba.” Neden? “Türk yurdu topyekun savaşıyor.” Savaş cephede bitti (yirmi yıl önce). Oysa, bir türlü bitmez okul kitaplarından ince Sesimle okudugum Şiirlerde (Zafer Bayramı münasebetiyle).”Oğlum, Bu ne Şeker ne de Kurban Bayramı,” Derken babam haklıydı, 30 Ağustos günü elini öperek ondan Para istedigim zaman.
Birinci Şarkı
Dokuz yüz otuz altı. Tarih düşüldü. Niçin? Doğumu önemlidir – yani kendisi için. Buruşuk yüzler, bezler arasında bir canlı Başpamağını emdi (yıkanmamış ve kanlı) Cahildi, ne bilsin libidonun adını Duymuştu belki belki aşkın kokusunu, tadını Sonradan uzun olan yumuk parmaklarında. İlk resminde beyazdı kundağı gibi yüzü. Bir taşra konağında yaşadı ilk gündüzü. Büyükanne, Osmanlı sabrıyla ağır ağır Salıyor beşigini. Dede bunak ve sağır. Gelin ürkek ve şaşkın, dede doksanı aşkın, Gözlerinde kalmamış hiçbiri aşkın. Ne zaman yemeğini yedigini bilmiyor. gördügü karısı mı gelini mi bilmiyor. Asırlık ayakları, evde bir hastalıktı Geceleri dolaşan. Dalgın karnı acıktı; Kalktı yer yatagından, iki ayaklı hüzün. Selim’in beşigine uğradı, beyaz tülün Altında yatan teni okşadı. Titrek elin Tuttuğu son canlıydı. Snaki, ” Mutfağa gelin!” Diyen bir sese doğru yönelirken, bir ağrı Saplandı. Ölü buldu onu sabah rüzgarı
güdüsüz iç
İçgüdüler
Reklam