Tasarım denilen işin en eski örnekleri en fazla 15. yüzyılın ikinci yarısına kadar geriye götürülebilir. Çok çelişik gibi görünse de, yüzlerce yıl boyunca mimarlar tasarım yapmıyordu. Yapı ve mekân üretiyorlardı. Ekonomik anlam taşıyan ürün yapının kendisiydi. Kapitalist dünyada da kuşkusuz yapı ve mekânın bizatihi özgül ekonomik değeri var. Ancak onun ötesinde yapının inşa edilmesini sağlayan projenin, onun için alınan kararların da doğrudan ekonomik gerçeklikleri var. Oysa geleneksel bir yapı ustasının, inşa ettiği yapıdan ve onda odaklanan inşai emeğinden başka satılabilir bir varlığı yoktu. Sözgelimi, eğer inşa edilmemişse, bir yapı için hazırlanmış bir projeden ve onu mümkün kılan tasarımsal emekten para kazanılamazdı. İstanbul'da 19. yüzyılın sonlarında bile, müşteri tarafından beğenilse de, inşaatına girişilmemiş bir binanın tasarımı için bir ödeme yapılması beklenmezdi. Bunun 1980'lere dek neredeyse kural olduğu iddia edilebilir. Bugünse mimarların en azından adı tasarımcı olarak anılanları, yaşamlarını yapı yaparak ve/veya mekân üreterek kazanmıyor. Tasarım yaparak çalışıyorlar. Yapıdan bağımsız olarak, o yapının biçimine ilişkin kararlar da artık ekonomik anlam taşıyor.