Notre-Dame'ın Kamburu veya Notre-Dame Katedrali başlığı hangi yaş aralığında olursak olalım hayatımızda bir şekilde karşımıza çıkmıştır. Nelerdi bunlar: Romanın sinema perdesine yansımaları, Walt Disney'in konu aldığı animasyon muzikali, belki Paris'i ziyaret etmeyi hayal etmeye başladığımızda mutlaka görmeyi arzuladığımız o tarihi yapılar listesinin ilk başlarında kendine yer buluşu, izlediğimiz veya okuduğumuz kültür ve sanat haberlerinde bahsi geçen o dillere destan muzikali ve son olarak 850 yıllık bir tarihin 8,5 saatlik bir zaman diliminde cayır cayır yanışı ile karşımıza çıkarak bizleri ürküttü, üzdü, içimizi burktu.
Eğer sizlerde benim gibi bu hikayenin sürekli kıyısından köşesinden geçmiş, etrafında dolaşmış fakat bunların herhangi birine tam anlamıyla hakkını vererek dahil olmamış iseniz Victor Hugo'nun bu başyapıtını size armağan edilmiş büyük bir şans olarak görüp sıkı sıkıya sarılacaksınızdır. Belki de bir gün Paris'i ziyaret ettiğinizde hem şehre hem de Notre-Dame Katedraline hiç bir rehber eşliği gerekmeksizin kendi gözünüzle bakıp, yorumlama şansına erişeceksiniz. En azından benim için böyle vuku bulacağından şüphem yok.
Spoiler vermeden kitabın içeriğine gelecek olursak, bu eseri okurken tam olarak benimseyebilmeniz adına sanata ve mimariye karşı ortalama bir merakın üzerinde ilgi ve hayranlığınızın olması gerektiğini düşünüyorum. Bunu neden söylüyorum: Kitabın özellikle de 3. kitap bölümünde yani 113 ile 149. sayfalar arasında ‘Notre-Dame’ ve ‘Kuşbakışı Paris’ başlıkları altında 36 sayfayı kapsayan gerçekten de Notre-Dame katedralini ve Paris şehrinin katedralden kuşbakışı görünümünü Victor Hugo ilmek ilmek dokurcasına, bir gözün görebileceğinden çok daha öte belki de mikroskopik bir bakış açısı ile dememin daha doğru olacağı bir şekilde biz
1000Kitap okur platformunda ilk kitap incelememin Sabahattin Ali gibi büyük bir yazarın bu eşsiz romanı üzerinden yapacak olmanın mutluluğu ve gururu ile sizlere yazıyorum.
Kitabın daha ilk başlarında böylesi bir romanı okumakta neden bu kadar geciktiğim konusunda kendime hayıflanmak bir yana dursun an itibariyle avuçlarımın arasında okuyor olmaktan dolayı büyük bir mutluluk duyuyordum.
Sabahattin Ali bu eserinde hatta şaheserinde demeliyim sizleri İstanbul'un sokaklarında Ömer ve Macide ana karakterleri eşliğinde soluksuz bir yaşanmışlık, gerçeklik hissi veren aynı zamanda gözünüzün önünde net bir şekilde resimleyebileceğiniz bir serüvene sürüklüyor. Sabahattin Ali kullanmış olduğu kusursuz dil, eşsiz üslubu, konu bütünlüğü ve tarifsiz betimlemeleriyle sizleri her sayfada bir ayrı mest ederken kitabı mecburi bir mola icabı bile elinizden bırakacak olduğunuzda içinizde tatlı bir suçluluk duygusu uyandırıyor.
Özelliklede Ömer, Macide ve hatta Bedri karakterlerini sadece okumuyorsunuz okurken bizzat onların bedenlerine bürünüyor, onlarla birlikte sizde seviniyor, üzülüyor, inciniyor, heyecanlanıyor, kızıyor, düşünüyor, tebessüm ediyorsunuz. Ana karakterle beraber yan karakterlerde Sabahattin Ali'nin büyük ustalığıyla sanki onları gerçek hayatta bizzat tanıyormuşcasına bir his uyandırarak tanıtılıyor ve konulara dahil ediliyorlar.
Spoiler vermeden geçmeye çalıştığım bu incelememde son söyleyeceğim şey ise: kendinize bir güzellik yapın ve henüz okumadıysanız ilk kitap alışverişinizde bu şaheseri edininiz, sevdiklerinizle paylaşınız ve okumanız sona erdiğinde bir Sabahattin Ali eserini okumuş olmanın verdiği tarifsiz haz ile kitaplığınızdaki mümkün olan en nadide köşede ona bir yer ayırınız.
Herkese keyifli okumalar diliyorum.
Sevgilerimle,
Mustafa Gulbudak
İçimizdeki Şeytan