İlkokulda 'Harry Potter', ortaokulda 'Sherlock Holmes' ile 'Açlık Oyunları', lisede 'Yüzüklerin Efendisi' ve son olarak üniversitedeyse 'Dune' serisi beni derinden etkilemişti. Öylesine sürükleyici anlatılara sahip hikayelere gömülmüştüm ki, kitabın günlerce elimden düşmediği zamanlar olmuştu. Silo'nun bizlere sunduğu distopik dünya; uzun süredir hissetmediğim bu duyguları yeniden yaşamama sebep oldu. Yatmadan önce bir bölüm okuyayım dersiniz fakat son sayfa öyle bir anda noktalanır ki hemen bir sonrakine geçmeye can atarsınız. Dizi adaptasyonuyla tanıştığım bu evreni hayli beğendiğimi söylemem lazım.
Kitabın konusu; dünyanın yaşanılamaz bir noktaya vardığı yakın gelecekte, atmosferin zehirlenmesi yüzünden yeraltındaki devasa bir sığınakta yaşayan insanoğlu üzerine kurulu. Kaosun önlenmesi adına bu ortamda bulunan on bin vatandaş; doktorundan kuryesine, mühendisinden polisine kadar birçok mesleği icra ederek yaşamlarını sürdürmekle meşgul. Bu monoton düzen toplum için öylesine sıradanlaşmış ki; nefes aldıkları barınağın ötesinde nelerin olup bittiğinden, hatta doğru bildikleri gerçeklerin ne kadarının tahrif edildiğinden bihaberdirler.
Daha önce hiçbir inceleme, video, yayınımda dile getirmesem de; şahsen birkaç istisna haricinde her daim kaynak materyalin uyarlandığı yapıma kıyasla daha iyi olduğu kanısındayım. Yiğitçe belirtebilirim ki bu durum 'Otomatik Portakal' gibi kültleşmiş bir yapımdan tutun, az önce bahsettiğim 'Harry Potter' gibi popüler bir seriye kadar birçok eser için geçerli. Ancak bu fikrimin 'Silo'dan sonra bir nebze değiştiğini düşünüyorum. Bir hikaye, kitap veya tiyatro oyununu; o ürünü uyarlayan dizi veya filmle karşılaştırırken genellikle aldırmadığımız ölçüt, ilk önce hangisini tükettiğimizdir.
Öncesinde dizisini, sonra da kitabını bitirmiş