Murat Demirci

Murat Demirci
Coğrafya Öğretmeni
Eskişehir, İzmir, Şanlıurfa
Eylül 4, Konak
130 okur puanı
Temmuz 2019 tarihinde katıldı
İnsan olma mücadelesi-1
“Mesele sizin başkalarına söz edip etmemeniz değil, sözünüze güveniyorum. Asıl mesele sizin kendinize ve benim kendime neler söylediğim.” diyor Nietzsche, Nietzsche Ağladığında kitabında. Bu sözü duyduğumda içim acıyor insanlık adına. Çünkü insanlar birbirlerine gerçekten düşündüklerini söylemiyor çoğu zaman. Bunu anlamak için çok uğraşmaya gerek yok. İnsanlarla diyaloglarımızda gerçekten içimizden geçenleri mi söylüyoruz yoksa söylememiz gerekenleri mi söylüyoruz? Bir düşünün sadece. Eğer iyi bir insan olma mücadelemiz varsa herhangi bir gün içinde, gerçeği söylemediğimiz anları kaydedelim mi? Sonuçları hep birlikte değerlendirelim. İnsan olmak için mücadele etmeye ihtiyacımız yok mu sizce de? Ne söylediğimiz değil bence bunu nasıl söyleriz daha anlamlı olmalı. Söylediğimiz şeylere götüren düşünce silsileleri ya da örüntüleri önemli. Hep yakınırız ‘bunu bana nasıl söylersin’ diye, belki doğru soru gibi durur ama içerdiği anlamdan daha çok sonuca göre davranış şekillendiriyoruz. O yüzden doğru olan sorular şunlar olmalı: “Bunu bana söylerken neler düşündün de söyleyebiliyorsun. Bunları söylerken seni frenleyen herhangi bir duygu, mantık, içerden gelen herhangi bir şey olmadı mı?” Doğru soruları sorup da doğru düşünürsek daha iyi insani ilişkilerimiz olur gibi. Diğer türlü yolumuz çok karanlık.
İnsan ve Duygular
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Neden Eskileri Özlüyoruz?
Eskimeye başladığım için mi yoksa akranlarımın ve günümüz insanlarının eskiye özlem edebiyatı mı düşüncelerimi kaplıyor, onu arıyoruz. Deneyelim, siz de özlüyorsanız eğer ya da neden özlediğinizi sorgulamak istiyorsanız tabii. Eski şarkıların tadı, eski duyguların anlamlı gelmesi, eski bayramlar, anılarımız, eski yazarlar-şairler, eski filmler, eski eşyalar, eski mekanlar-şehirler, çokça uzatabiliriz eskileri. Üstelik her biri de ayrı ayrı incelenebilecek konular. Birkaçı ile ilgilenelim, temele inelim; insanların eskiyi algılama biçimi. Geçmiş dersek eskiye ayıp olmaz sanki. Kelimenin asıl olarak bağdaştırdığımız yanı geçmiş olduğu için ayıbı örter gibi. Kendinize sadece ‘geçmiş’ diyerek biraz düşünür müsünüz? Bu kadarı bile yeterli aslında özlemimizi anlamak için. Somutlaştıralım yine de: Eski şarkıları niçin seviyoruz mesela? Yeni olanlar kötü olduğu için mi? Bize göre saçma sapanlar değil mi? Peki, gençlerin o şarkıları gece gündüz dinlemelerini nereye koyabiliriz? Geçmiş yokmuşçasına dinliyorlar hatta. Bizim sevdiğimiz o geçmiş şarkılara, bizden daha eskiler, bizim şu an gençlerin dinlediklerine dediklerimizi diyorlar mıydı? Gençliğimizde Türk Sanat Müziği ile ilgili ne düşünüyorduk? Daha derine inelim: Eski duyguların anlamlı gelmesi. Nasıl da arıyoruz, özlüyoruz o eski duyguları değil mi? Nasıl da içimiz gidiyor. Çok duyarım etrafımdan, ‘Ben bu çağda yaşamamalıyım’ diye. içinde bulunduğumuz çağı yaşamak istemiyoruz, geçmişe dönmek istiyoruz. Gelecekten vazgeçiyoruz geçmiş uğruna. Sayısız kere yapmışızdır bunu. Sonuç yine geçmişe özlemle sonuçlandı değil mi? İnsan zihni öyle bir yapıdadır ki, bizim dahi farkına varamadığımız algı oyunları oynar bize sürekli. Bazen farkında olarak bazen de farkında olmadan bize, yeni yaşadıklarımızdan keyif almamızı fısıldar,
İnsan ve Duygular
Seçilmiş yalnızlık olgunlaştırır, içine düşülen yalnızlık ise çürütür. Cemal Şakar
Edebiyat
Ne ahlak ne de sevgi gökten dünyaya indi İnsanlık istedi keşfetti hepsini Dün doğmuş bir bebeğe bile girebilen mikrop misali İçimizde hem kötü var hem iyi Hangisi daha güçlü diye beklemektense Heyecanla attım kendimi dans pistine mmm Ayrı ayrı hepsiyle dans edecektim Biraz sohbet ederek çözmeyi deneyecektim Neden böyle olmuşuz nerelerde kaybolmuşuz Aklımdaki soruların hepsini soracaktım İyi-Kötü (Dans pisti) Şebnem Ferah
Müzik
Bazı duyguları yazıya dökebilmek zordur. Yazdığınızda duyguları ifadesiz aktarırsınız. Bu yüzden duyguları konuşarak ifade etmeyi tercih etmek doğru gelir. Jestlerin, mimiklerin, bakışların çok şey anlattığına inanan bir insan olarak duygularımı, inandıklarımı konuşarak ifade ederim. Ancak bazı durumlar vardır ki yazmanın daha etkili olacağını hissedersiniz. Tıpkı alt satırlarda yazacaklarım gibi... Hayatımı, değerlerimi, düşüncelerimi sorguladığım zor günlerden biriydi. Acılarımın rahat bırakmadığı, içimden taştığım da bir gündü. Birçok gündü. Tek bir gün değildi. Dalgın değil de serseri adımlar attığım bir andı. Böyle yürüyüşlerde etrafınızda olup bitenlerin farkına varmanız irade gerektirir. İradesizce yürüyüştü bu. İrademi kontrol altına aldığımda bir bakış gördüm. Bir delikanlının bakışı. 13-14 yaşlarında bir gencin, 50-60 yaşlarındaki bir insanın acılarla yoğrulmuş olan hayatını perdesiz aktardığı yorgun bakışları vardı. Bu bakışların oluşması için yılların ne kadar acımasızca davrandığını düşünelim. Yaşadıklarımızın bakışlarımıza ya da bakamayışlarımıza yansıması... Anlık duygu durumlarını bakışlarda hemen yakalayabiliriz. Ancak yorgun bakışları yakalayabilmek için bakmak gerekir. Yanına gülümseyerek ve gözlerimle onu anlamak için yaklaştığımı belli etmeye çalışarak gittim. İfadesizdi. Ben de iradesizdim. Fark büyüktü. Siverek’te bulunan Üçgen Park’ın kenarında duruyordu. Yerde tartı aleti vardı. Bir fotoğraf karesi gibiydi. O bakışların iyi bir fotoğraf sanatçısı tarafından yakaladığında yılın karesi olabileceğini düşündüm. Gogol’un Portresi’nde bashettiği tablodaki bakışların canlılığı yoktu. Aksine aynı yazarın Ölü Canlar’da anlattığı Çiçikov karakterinin köylerden topladığı ölüler gibiydi. Günümüzde hemen hemen tüm şehirlerde bulunan tartıcı çocukları