Yaşayanların dünyasından da, ölülerin dünyasından da aynı haykırır yükseliyordu: Önemsenmek istiyorum, değerli olmak istiyorum, sevilmek istiyorum.
Kâinatın her köşesinden de başka bir ses yükseliyordu: Sizi çok seviyorum, sizi çok önemsiyorum, size çok değer veriyorum. Sizin için her an yarattığım nesnelere, varlıklara bakın. Yağan yağmura bakın. Ellerinize bakın. Tașlara bakın. Gökteki aya bakın.
En çok da, size verdiğim kendinize bakın. Size Beni tanıma fırsatı verdim. Daha ne vermemi istiyorsunuz? Sizden çok şey mi istiyorum? Siz de, size emaneten verdiğim benliği Bana geri verin emanetime hıyanet etmeyin.....
Kırmızı tam kapıdan çıkmak üzereydi ki, Dr. Mavi'nin sesini duydu: "Yıldızlar gece çıkıyor. Yıldızları görmek isteyen insan geceye razı olmalı. Hayatının yıldızlarına ulaşmak istiyorsan, içindeki geceye razı olmalısın,"
Dr. Mavi, elinde olmadan şefkatle gülümseyerek konuştu.
Yaratıcının sana nasıl yardım edeceğini sen belirleyemezsin değil mi kırmızı? Çünkü mutlak varlık olan O, sen değilsin. O, o gün şefkatini sana öğretmeninle yolladı.
Öğretmenin sana sımsıkı sarılırken, O'nun rahmeti seni kuşatıyordu aslında. Peki sen ne yapıyorsun, kendi benliğinin biçimlendirdiği, kendi uygun gördüğün yardımı talep ediyor, hatta diretiyor ve Yaratıcıya seçim hakkı tanımıyorsun.
O'na sana nasıl yardım etmesi gerektiğini söyleme cüreti gösterip, senin istediğin şekilde davranmadı, merhametini senin uygun gördüğün şekilde göstermedi diye O'nu merhametsizlikle, seni sevmemekle, sana değer vermemekle suçluyorsun...