Düzenbazın Kalbi benim için sabır sınayan ama sonunda güzel bir tat bırakan bir kitaptı. Sürekli “tamam şimdi düzelecek” derken yeni bir kriz çıktı; bir türlü sona varamadık gibi hissettim. Başarılar hep yarım kaldı, mutluluklar hep gecikti. Bu da okurken biraz yordu açıkçası. Ama final geldiğinde her şey yerine oturdu. Özellikle Kestra’nın güçle imtihanı beni en çok etkileyen kısımdı; güce ulaştı ama tamamen kaybolmadı, bedel ödedi ama insan kaldı. Simon’la olan gerilim, politik baskılar ve Joth’un bile tek boyutlu yazılmaması hikâyeyi daha gerçek kıldı. Yoruldum mu? Evet. Ama sonunda değdi mi? Bence değdi.
Düzenbazın Kalbi benim için tam anlamıyla “duygu + ihanet + siyaset” üçgeninin patladığı kitaptı. Simon artık sadece Simon değil, bir kral; Kestra ise gücünü bastırmaya çalışırken hem kalbiyle hem kaderiyle savaşıyor. Aralarındaki çekim o kadar güçlü ki her sahnede “birbirinize koşun artık” demek istiyorsun ama araya sürekli krallık, sorumluluk ve Harlyn gibi politik gerçekler giriyor. Köprü sahnesiyle birlikte hikâye iyice sertleşiyor ve savaşın bedelinin gerçekten ağır olduğunu hissediyorsun. Bu kitapta en sevdiğim şey, Kestra’nın gücünden korkması ama yine de sevdiği insanları korumaktan vazgeçmemesi oldu. Romantizm var ama masum değil; aksiyon var ama gösteriş için değil. Finaline doğru insan hem sinir oluyor hem umutlanıyor hem de “üçüncü kitap hemen başlasın” moduna giriyor.