Bazı kitaplar biter ve sadece kapağını kapatırsın. Bazılarıysa bittikten sonra da içinde yaşamaya devam eder. Alchemised benim için kesinlikle ikinci türdü.
Başta karanlık atmosferi, hafıza boşlukları ve sürekli “bir şeyler eksik” hissiyle içine çekiyor. Ama asıl güçlü yanı, geçmiş ve şimdiki zaman arasında gidip gelirken hiçbir zaman ritmini kaybetmemesi. Her dönüşte yeni bir parça yerine oturuyor ve bir bakıyorsunuz karakterleri değil, onların yüklerini de taşımaya başlamışsınız.
Helena’nın yolculuğu çok etkileyiciydi. Gücü kadar kırılganlığıyla da gerçek hissettiren bir karakterdi. Ferron ise uzun zamandır okuduğum en iyi “morally grey” karakterlerden biri oldu. Başlarda ona kızdım, bazı seçimlerinde “hayır, bunu yapmamalıydı” dedim ama kitap ilerledikçe her şey griye dönüştü. Sonunda onu sadece bir Yüce İnfazcı olarak değil, gerçekten Ferron olarak görmeye başladım.
Kitap boyunca kayıplar gerçekten ağır hissettirdi. Ilva ve Luc sonrası hikâye bambaşka bir yere evrildi. Buna rağmen finalin tamamen trajik olmaması beni çok tatmin etti. Özellikle 4 yıl sonra ve 10 yıl sonra bölümleri… O kısımlar bana ilk kez karakterlerin sadece hayatta kalmadığını, gerçekten yaşamaya başladığını hissettirdi. Fazla mutlu değildi, fazla karanlık da değildi; tam kararında, hak edilmiş bir sondu.
Ve en güzeli şu oldu: kitap bittiğinde içimde boşluk yerine huzurlu bir hüzün bıraktı.