Gündüz tanrılaşan insanların keşmekeşinden kurtulup gecenin sahibini bekliyorduk. Her yer zifiri karanlıktı; sokaklar ıssız ve sessizdi.
Yorgun ve argındı. Omuzlarında yılların birikmişliğini taşıyordu.
On yıllık polar ceketini giydikten sonra merdivenlerden inmeye başladı. Kafası o kadar karışıktı ki zemin kata indiğini sonradan fark etti. Tekrar yukarı çıkıp çıkışa yöneldi. Binanın yıllardır yağlanmayan kapısını açar açmaz soğuk hava yüzüne çarptı; irkildi.
Aracını biraz ileriye, güvenlik kameralarının olduğu yere park etmişti. Orada kendini daha güvende hissediyordu. Ne de olsa ülkede, yasal olarak herkes neredeyse hırsız haline gelmek üzereydi.
Aracının bu akşam da yerinde durduğunu görünce yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi.
Vefasız bir babadan kalma, külüstür aracın motorunu çalıştırdı. Aklından geçenleri başka kimlerin düşündüğünü merak ederek aracı sahil yoluna sürdü. Yollar da geceye benzer şekilde ıssızdı. Tanrı’ya başkaldırmış sokaklarda yaşamaya mecbur bırakılmış üç beş ayyaş dışında kimsecikler yoktu.
Beklediğinden erken varmıştı. Heyecanlıydı. Daha önce defalarca gelmesine rağmen, ilk kez bu amaçla gelmişti.
Evet, konuşmaya gelmişti. Tanrı ile baş başa olacak ve dertlerini birebir anlatacaktı.
Ne de olsa herkes evine çekilmişti; Tanrı da biraz müsait olmuştur diye düşündü.
Polarının zincirini boğazına kadar çekip araçtan indi. Heyecanlıydı. Dalga sesleri ile rüzgârın sesi birbirine karışıyor, insanın içine ürperti salıyordu. Ay ışığından cesaret alıp sahile indi.
Şimdi tam zamanıydı.
Ve dudaklarından yavaşça döküldü:
“Tanrım…”