Khaled Hosseini, “Ve Dağlar Yankılandı” kitabıyla kalbimde büyük bir etki yaratmış, en sevdiğim kalemlerden biri olacağını hissettirmişti. Bir kaç yıl ara ile bu güçlü kalem ile tekrar buluşmuş olmak mutluluk verici. Bazen sadece okursunuz, hissedemezsiniz, satırlardan ibarettir ama Khaled Hosseini eserlerinde adeta sizi alıp o anlattığı zamana, ortama sizi çekiyor,dışında kalmak mümkün değil, hissetmeden satırlarını okumanız mümkün değil. Okuyucu olmaktan çıkıp karakterlere bürünüyor, onlar gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Anlatımı, karakterleri, tarih ve mekanların gerçekliği bambaşka bir boyuta taşıyor, bir olay okumanın çok ötesinde...
Bin Muhteşem Güneş’e gelince; dünyanın en büyük en acımasız gerçekleri yüzünüze tokat gibi iniyor. Savaşlar, yokluklar ve en çok da dünyada kadın olmanın güçlüğü gözler önüne seriliyor. İnançların arkasına saklanıp masum ve savunmasız insanların hayatlarının nasıl yok edildiği apaçık anlatılıyor. İki güçlü kadın ve farklı karakterde iki baba ile baba ve kız çoçuğu olmayı uç noktalarda, farklı örneklerle ele alıyor. Diğer tarafta koca sıfatında bir erkeğin bu iki kadının tüm haklarını, varlıklarını elinden alışını, erkeğin kötülüğe bürünmüş halini görüyorsunuz.
Kadını ve erkeği, iyiliği ve kötülüğü tüm çirkinliği ve tüm güzelliğiyle bir arada buluyorsunuz.
Sadece karakterlerin yaşadıklarını değil, Afganistan’ın kötü kaderinin, binlerce Afgan’ın yaşadığı acıların temsili aslında anlatılanlar.
Khaled Hosseini bu kitapla yakın geçmişe ışık tutuyor, anlatımıyla sizi olduğunuz zamandan mekandan çok uzağa, hüzünlerle dolu bir yolculuğa çıkarıyor.
Kitabının sonuna geldiğinizde gözyaşlarınıza hakim olmayı başarsanız bile, “Bin Muhteşem Güneş” kocaman bir hüzünle kalbinizde daimi yerini alıyor, hep hatırda kalmak üzere...
Üstüne basa basa