Türk halısındaki nakışın güzelliği Uluköy granit kaplı sokaklar efsanelerle yüklü geçmiş ve silinmeyen bombardıman izleri balıklı göleti ve ünlü kaplıcasıyla biga yarım adasında bir efsane egeye dört kilometre uzaklıkta balıkçılıkta yapılıyor Atlas dergi sayı 68 kasım 1998 Victor hugo soruyor Garip değil mi? Ulaşamayacağımız kadar yüksekte sandığımız kişiler, aslında eğilemeyeceğimiz kadar alçaktadır evet o yüksek sandığımız güzellikler tam olarak yanı başımızdadır çarşılarımız rızık kapımız vede o ezan okunan camiler yüksekte değil tam olarak yanı başımızda fakat insanlar kartallar gibi yüksekten uçmak isteyince ne yazıkki yere çakılıyor egenin en önemli halklarından biride gayrimüslimler onlarında hakkı var bu ülkede ve bir zamanlar egede yaşayıp camiler inşa edilsin diye kendi toprağını arazisini bağışlayan Rum halkıda mübadele ve kara eylül denilen 6 7 eylül olayları yaşanmadan bu ülkenin insanı ve gardaşlarımızdı selam olsun o insanlara ege bölgesi denilince akla rumlar geliyor insan iç geçirmeden edemiyor rum komşularına evet yüksekte duranlara değil yanıbaşımızdaki güzelliklere bakalım biga yarımadası ve ulugölde bugün bayanlar köy kızları gönlünden geçenleri desen desen motif motif halılara dokuyor Efendimiz SAV kişiye ancak kendi elinin kazancı vardır buyuruyor peki biz nakış nakış el ile dokunan türk halılarındaki güzellikleri görebiliyormuyuz victor hugonun dediği gibi ne garip yükseğe bakmaktan güzellikleri perdeliyoruz
1000Kitap
TKP ve Erken Dönem Solun "İlerici Kemalizme" Biçtiği Rol Erken dönem Türkiye solunun (özellikle illegal TKP hattının ve Şefik Hüsnü ekolünün) en büyük zihinsel bariyeri, Kemalizm'i "feodalizme ve emperyalizme karşı burjuva demokratik devrimi" olarak görmesiydi. Bu kuramsal körlük, şu sonuçları doğurdu: Kürt İsyanları (1925 Şeyh Said, Ağrı, Dersim): Sol, bu isyanları feodalizmin, aşiretçiliğin ve İngiliz emperyalizminin gerici birer provokasyonu olarak kodladı. TKP’nin o dönemki yayın organlarında (örneğin Aydınlık dergisinde), isyanların bastırılması "feodalizmin tasfiyesi ve cumhuriyet ilericiliğinin zaferi" olarak alkışlandı. Ezilen halkın ulusal ve kültürel hakları, "mürtecilik" (gericilik) parantezine alınarak feda edildi. Mübadele ve Homojen Ulus İnşası 1923 mübadelesi döneminde meclisteki ve basındaki genel hava, ülkenin iktisadi ve toplumsal olarak homojenleştirilmesi üzerine kuruluydu. Dönemin ilerici/sol eğilimli aydınları dahi, gayrimüslimlerin gidişini "yerli ve milli bir burjuvazi ile işçi sınıfı yaratmanın ön koşulu" olarak gördü. Sınıf siyaseti yapması beklenen aktörler, ulus-devletin nüfus mühendisliğini "ilerici bir modernleşme hamlesi" olarak rasyonalize ettiler. 1942 Varlık Vergisi: "Sınıf Siyaseti" Maskeli Şovenizm Varlık Vergisi faciası yaşanırken, mecliste hiçbir "sol veya demokrat" mebus buna karşı çıkmadı. Aksine, dönemin kendisini solda, halkçılıkta konumlandıran figürleri (örneğin dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu) bu vergiyi "piyasayı gayrimüslim spekülatörlerden temizlemek ve Türk esnafını/işçisini korumak" gibi sahte bir "halkçı" argümanla savundu. İktisadi milliyetçilik, solun "sermaye düşmanlığı" jargonuna tahvil edilerek gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmesi meşrulaştırıldı. 6-7 Eylül 1955: "Milli Galeyan" Bahanesi 6-7 Eylül
1000Kitap
Reklam
Erken Cumhuriyet rejimi döneminin ulus-devlet inşa süreçlerindeki milletleri homojenleştirme pratikleri, uzun yıllar süren kültürel inkâr politikaları ve özellikle 1984 sonrasındaki sıcak çatışma sarmalı, tüm devlet mekanizmasının tek bir amaca kilitlendiği bir "beka" anlatısını çok güçlü şekilde besledi. Cumhuriyet elitlerinin en büyük yapısal korkusu, ülkede bir sosyalist devrim olmasıydı. Erken Cumhuriyet'in temel iktisadi misyonu bir "milli burjuvazi" yaratmaktı. Bunun ana yakıtı da 1915 tehciri ve 1923 mübadelesinden kalan gayrimüslim mülkleriydi (Emval-i Metruke). 1942'deki Varlık Vergisi de bu sermaye transferinin zirve noktasıydı. Eğer Türkiye Sovyet blokuna dahil olsaydı ya da içeride bir sosyalist dönüşüm yaşansaydı, özel mülkiyet tasfiye edilecek, kamulaştırma yapılacak ve o mülklerin üzerine oturan yeni zengin yerli burjuvazi yok olacaktı. Dolayısıyla antikomünizm, vatan savunmasından ziyade bir sınıfsal mülkiyet savunmasıydı. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı boyunca izlediği "aktif tarafsızlık" politikasının Nazi Almanyası ile olan ekonomik ve diplomatik işbirliği boyutu tarihsel bir vakadır. Krom Ticareti ve 1941 Paktı: Türkiye, Nazi Almanyası'nın savaş sanayisi için hayati olan kromu Almanya'ya satmaya devam etti (Clodius Anlaşması). Hatta Barbarossa Harekatı'ndan sadece birkaç gün önce, 18 Haziran 1941'de Berlin ile bir Dostluk ve Saldırmazlık Paktı imzaladı. 1936 Montrö ve Sovyet Desteği: Sovyet Dışişleri Bakanı Litvinov’un Montrö’de Türkiye’ye verdiği destek hayatiydi. Çünkü Moskova, İngiliz ve Fransız donanmalarının Karadeniz’e serbestçe girmesini engellemek için Boğazlar kontrolünün (uluslararası bir komisyonda kalmasındansa) Türkiye’ye verilmesini kendi güvenliği için daha doğru buluyordu. Selim Sarper’in o meşhur 7 Haziran 1945 Moskova
Tarih
Bir paltonun peşinde, insan olmanın derinliklerine yolculuk.. Palto
Her Yolun Bir Hikayesi Vardır
Hayatın Yollarında İnce Bir Çizgi Vardır. Bazen İncitirsin, Bazen İncilirsin, Ama En Çok İnsan Kalmaya Çalışırken Büyürsün. Zarif Bir Kalp, Dünyanın Tüm Yükünü Taşır Ama Yine De İncitmeden Yaşamayı Seçer. ​Yolun Uzunluğu Değil, Hikayenin Derinliği Önemlidir; İncelik, O Derinlikte Saklı Bir Cevherdir. ​İncinmek, Hassas Bir Ruhun Hayata Karşı Verdiği En Samimi Tepkidir. ​Her Yolun Bir Hikayesi Vardır, Kimi Mutlu Biter, Kimi Sessiz Bir Hatıra Olarak Kalır. ​İncelik Göstermek Bir Tercih, İncinmek İse O Tercihin Kaçınılmaz Bir Sonucudur. ​Hayatın Yollarında İz Bırakanlar, İncitmeden Yol Almayı Başaran İnce Ruhlu İnsanlardır. ​Kırılan Her Kalp, Bir Hikayenin Eksik Parçası; Kurulan Her İncelik, Geleceğin En Güzel Manzarasıdır. ​Yolculuk Boyunca İncinseniz Bile, İnsan Olmanın İnceliğinden Asla Vazgeçmeyin. İncelik İnce Bir İştir, Hem Kalbi Korur Hem De Dünyayı Güzelleştirir. ​Her Yolun Bir Hikayesi Vardır, Yürüyenlerin İzi İse Geçtikleri Yerlerdeki İnciliklerinde Saklıdır. ​İncinmek, Bazen Sadece Çok Sevmenin Veya Çok Düşünmenin Bir Yansımasıdır. ​Birine İncelik Sunmak, Kendi İçindeki Işığı Başka Bir Ruhu Aydınlatmak İçin Kullanmaktır. ​Yol Uzun, Hikaye Derin. İncinmekten Korkup İyiliği Bırakmak, Kendi Hikayeni Yarım Bırakmaktır. ​Zarif Adımlarla Yürürsen, İncinsen Bile Ardında Kırık Değil, Hatırlanacak Güzellikler Bırakırsın.
Hayata Dair
Kurucu Miras, Kalıcı Yapı: CHP ve Türk Siyasetinin Döngüselliği Üzerine Bir Deneme I. Servetin Kaynağı, Yapının Şifresi CHP'nin bugünkü mali gücünün kökenlerine bakmak, sıradan bir kurumsal tarih meselesi değildir. Mübadele'den kalan gayrimenkuller, İttihat ve Terakki'den intikal eden varlıklar, 1942 Varlık Vergisi ile gerçekleşen sermaye transferi ve dönemin kişisel hibeleri—bunların hepsi, partiyi sıradan bir siyasi organizasyondan ayıran bir mirası temsil eder. Bu miras, salt maddi bir zenginlik birikimi değil, "devlet" ile "parti" arasındaki sınırın neredeyse hiç çizilmediği bir kuruluş döneminin izidir. Bu yazının iddiası şudur: söz konusu tarihsel-ekonomik temel, partinin bugünkü siyasi davranışını—iktidar olma konusundaki isteksizliğini, statükoyla kurduğu ilişkiyi ve sistem içindeki konumlanışını—büyük ölçüde açıklayan bir yapısal kod oluşturur. II. Kurucu İrade ile Ekonomik Gücün Kaynaşması Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında parti ile devlet, kavramsal olarak ayrı şeyler değildi. Bu nedenle, dönemin büyük iktisadi hamleleri—Mübadele ile boşalan mülklerin tasfiyesi, Varlık Vergisi yoluyla gerçekleşen sermaye el değiştirmesi—resmî söylemde "millî bir ekonomi" inşa etme hedefine bağlanıyordu. Ancak bu sürecin pratik sonucu, siyasi erk ile ekonomik gücün birbirine geçmesi oldu. Bu kaynaşma, partiyi yalnızca bir siyasi aktör olmaktan çıkarıp, Cumhuriyet'in kurucu iradesinin "maddi temsilcisi" konumuna taşıdı. Buradan, partinin neden bugün "devleti yönetme" arzusundan ziyade "devleti koruma" refleksiyle hareket ettiğine dair bir açıklama çıkar: seçimle gelen, geçici bir iktidar olma fikri, kendisini "kurucu" bir özne olarak konumlandıran bir yapı için yapısal bir çatışma kaynağıdır. III. İktidardan Kaçış Değil, Merkezde Kalma Tercihi Eğer bir partinin temelinde
1000Kitap
Reklam
Reklam