Türkiye’de 1919-1924 arası dönemi, sadece bir askeri kurtuluş mücadelesi olarak okumak eksik kalır. Bu beş yıl, aynı zamanda dünya tarihinde eşine az rastlanır şekilde, bir savaşın ortasında yürütülen, son derece canlı, kaotik ve radikal bir demokrasi deneyi alanıdır. Daha sonra kurulacak monolitik (tek sesli) yapıdan önceki bu dönem; tabandan tavana yükselen sivil inisiyatifler, parlamentonun yürütmeyi nefes aldırmadan denetlediği "hiper-parlamentarizm" ve hatta Türkiye tarihinin en ileri yerel yönetim (ademi merkeziyet) tasavvurlarını barındırır. Milli Mücadele, Ankara’da tek bir merkezden düğmeye basılarak başlamadı; aksine yereldeki sivil direniş odaklarının (Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin) birleşmesiyle doğdu. 1919-1920 arasında Anadolu ve Trakya’da 30’a yakın yerel kongre (Balıkesir, Alaşehir, Erzurum, Sivas, Nazilli, Lüleburgaz vb.) toplandı. Bu kongreler, bürokratik bir atamayla değil, bölgenin eşrafı, din adamları, tüccarları ve eski mebuslarının seçimiyle oluşan otonom meclisler gibi çalıştı. Örneğin Balıkesir ve Alaşehir kongreleri, İstanbul Hükümeti’ni de Mustafa Kemal’i de doğrudan muhatap almadan, kendi bölgelerinde vergi toplama, askere alma ve idari kararlar verme yetkisini kendilerinde gördüler. Bu, devlet otoritesinin çöktüğü bir fetret devrinde, halkın meşruiyeti kendi yerel iradesinde araması bakımından müthiş bir taban demokrasisi örneğidir. 23 Nisan 1920’de açılan Birinci Meclis, dünyadaki pek çok parlamento tarihine taş çıkartacak bir yasama üstünlüğüne sahipti. Meclis Hükümeti Sistemi yürürlükteydi; yani ayrı bir hükümet veya kabine yoktu, meclisin kendisi hükümetti. Başbakan veya Cumhurbaşkanı kendi bakanlarını seçemezdi. Her bir bakan (vekil), meclis genel kurulunda milletvekilleri tarafından tek tek oylanarak seçilirdi. Bu durum, icranın
Tarih
Mücadele 11
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قٖيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللّٰهُ لَكُمْۚ وَاِذَا قٖيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذٖينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيرٌ "Yâ eyyuhellezîne âmenû izâ kîle lekum tefessehû fîl mecâlisi fefsehû yefsehıllâhu lekum, ve izâ kîle-nşuzû fenşuzû yerfe'ıllâhullezîne âmenû minkum vellezîne ûtûl 'ilme derecât(in), vallâhu bimâ ta'melûne habîr(un)." "Ey iman edenler! Size meclislerde 'Yer açın!' denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size 'Kalkın!' denildiği zaman hemen kalkın ki Allah, sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır."
Reklam
30 MAYIS 1924 - Fikriye Hanım'ın Ankara'da intiharı. Ve Mustafa Kemal'in kendisi için yazdığı şiiri: "İçsem de bir kadeh hayat iksirinden, zamansız ayrıldım, bilinsin Fikriye’den. Bıkmadım ki doyayım o narin ellerinden, Ümmid-i aşkım saracak seni, cefakâr teninden." Fikriye Hanım, Münih'ten İstanbul'a döndükten sonra, Atatürk'ün Ankara'ya gelmesine izin vermemesi üzerine kısa bir süre İstanbul'da kalmış, daha sonra Gelibolu'ya giderek, eskiden tanıdığı bir ailenin evinde bir sene kadar misafir edilmiştir. Ancak 1924 yılı mayısının sonlarında, başkasına ait bir nüfus cüzdanını kullanarak Gelibolu'dan İstanbul'a, oradan da Ankara'ya gelmeyi başarmış, 30 Mayıs günü Atatürk'le görüşmek üzere Çankaya'ya gitmişti. Köşke varışında bu arzusunun yerine getirilemeyeceği kendisine söylenildiği zaman, geri dönmek üzere -beklemekte olan- payton'a binmiş, payton'da, yanında taşıdığı tabanca ile intihar etmiştir. Fikriye Hanım’ın intiharı Latife Hanım biz gençlere diyor ki: “ATATÜRK, MİLLETİNİ ÇOK AMA PEK ÇOK SEVİYORDU. HAYATINI TÜRK MİLLETİNE ADAMIŞTI. SEVİLMEYİ DE AYNI DERECEDE İSTİYORDU. SİZ GENÇLER, O’NU SEVMEK, O’NU SEVDİRMEK İÇİN MÜTEMADİYEN O’NDAN BAHSEDİNİZ, O’NA DAİR YAZINIZ.” FİKRİYE HANIM’IN İNTİHARINI ATATÜRK’ÜN ENİŞTESİ MUSTAFA MECDİ BEY’İN HATIRATINDAN DİNLEYECEĞİZ: —“ Benim bildiğim ve gördüğüme göre, ATATÜRK ‘ün şahsi sebeplerde en çok üzüldüğü, müteessir olduğu olay, FİKRİYE ‘nin intihar edişidir. Bizim ailece FİKRİYE dediğimiz bu çok güzel hanım, ATATÜRK ‘ün üvey babasının erkek kardeşinin kızı olmak dolayısıyla, bilhassa ZÜBEYDE Hanım’ı sık sık ziyarete gelir, AKARETLER ‘deki evimizde günlerce misafir kalır ve bu arada MUSTAFA KEMAL PAŞA ’yı da bir ağabey gibi sever, sayar, her hizmetinde bulunurdu. Hele nikâhlanarak birlikte gittiği bir MISIR ‘lı ile harem
İslâm dünyasının hazin halinin de özeti:RAŞİD GANNUŞİ
84 yaşındaki Raşid Gannuşi’nin açlık grevi: İslâm dünyasının hazin halinin de özeti  Bugün 84 yaşındaki Gannuşi’nin bedeni zayıflıyor ama düşünceleri hâlâ güçlü: “İslam, insanı özgürleştirmek için geldi. Diktatörlük, İslam’ın en büyük düşmanıdır.” Bu sözü, yıllar önce söylediğinde kimse bunun bir gün kendi hayatını özetleyeceğini tahmin etmiyordu. Şimdi o sözüyle yaşıyor, o söz uğruna özgürlüğünün gaspına açlıkla direniyor. Dün onun süresiz açlık grevine başladığını okuduğum anda içim burkuldu. Gerçekten büyük bir trajediydi yaşadığı. Sadece onun bireysel trajedisi de değil aslında… Raşid Gannuşi adını yaklaşık otuz yıl önce ilk kez duyduğumda merak etmiş, Londra’da birkaç defa ziyaret ederek sohbetine katılma imkânı bulmuştum. Genç yaşlarımdan itibaren Cotabato kasabasından Tanca’ya uzanan geniş bir coğrafyada İslam dünyasının farklı bölgelerini görme fırsatım oldu. Bu yolculuklarda beni en çok etkileyenler, tıpkı Gannuşi gibi adalet ve özgürlüğü fikrî derinlikle birleştiren maalesef sayıları çok az olan Müslüman önderlerdi. “Çok az” diyorum; çünkü tanıma fırsatı bulduklarımın çoğu tepkiseldi; adalet ve hürriyet bilinçleri zayıf, İslam düşüncesinin evrenselliğinden ve bir o kadar da dünyanın gidişatından kopuklardı. Filipinler’in Mindanao adasından Orta Asya’ya, Fas ve Moritanya’ya kadar aynı tabloyla fazlasıyla karşılaştım. O dönemde Müslüman hareketlerin entelektüel önderleriyle tanışmak, yaşadığım Almanya’dan geniş ve bir o kadar da bitkin düşmüş İslam dünyasına bakınca, benim için aynı zamanda bir ümit arayışıydı. Ve o ümit arayışı içinde Nahda hareketinin lideri, Tunuslu düşünce ve mücadele adamı dikkatimi çekiyordu. Sonrasında yazdığı metinleri takip etmeye çalıştım. Elbette sürgünde yaşadığı batıda önceki düşüncelerini gözden geçirmiş, kendisini
Alıntı
Babalar günü yaklaşıyor Babaya ait notlar
Türkiye’de babayı itibarsızlaştırıp anneyi yücelttiler, sonuç :disiplinsizlik Sağlıklı bir toplumsal yapının nüvesi olan aile, şefkat ile disiplinin dengesi üzerine kurulur. Şefkat kuralı esnettiğinde, disiplin ise şefkati dışladığında yapı bozulur. Türkiye'deki mevcut dönüşüm, bu dengenin disiplin ve sınır aleyhine, kuralsız bir duygusallık lehine bozulduğunu göstermektedir. Otoritesini ve itibarını kaybetmiş bir baba figürü, toplumun kural koyma ve kurallara uyma yeteneğinin ailedeki ilk kırılma noktasıdır. Toplumda baba figürünün zayıflaması sadece “erkek otoritesi” meselesi değildir; sorumluluk, sınır, istikamet ve yük taşıma kültürünün zayıflamasıyla ilgilidir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Sorun “annenin yüceltilmesi” değil, anne ve babanın birbirine rakip hâline getirilmesidir. Çünkü sağlıklı ailede; anne merhametin diliyle, baba istikametin omurgasıdır. Biri tamamen bastırıldığında çocuk ya sevgisiz büyür ya da sınırsız. Bugün birçok çocuk: eleştirilemeyen, sınır konulmaya, her arzusu merkeze alınan, “incinmesin” diye hayata hazırlanmaya bir psikolojiyle yetişiyor. Hayat ise duygulara göre değil, gerçeklere göre işliyor. Bu yüzden ilk darbede dağılan, sabırsız, otoriteye tahammülsüz bir nesil ortaya çıkabiliyor. Fakat diğer uç da tehlikelidir: Sadece korku üreten, sevgiyi göstermeyen, baskıcı baba modeli de insanın ruhunu ezer. Disiplinin amacı sindirmek değil, şahsiyet inşa etmektir. Daha dengeli ifade etmek gerekirse metin şu hâle gelebilir: > Aile; şefkat ile disiplinin, merhamet ile sınırın birlikte ayakta tuttuğu bir yapıdır. Şefkat disiplinsizliğe, disiplin merhametsizliğe dönüşürse aile çözülmeye başlar. Bugün yaşanan krizlerden biri de, sorumluluk ve otoriteyi temsil eden baba figürünün itibarsızlaştırılmasıdır. Çünkü
Alıntı
Teknoloji Dünyası Nasıl Kötücül Hale Geldi?
🔥Bir zamanlar halka güç veren karşı kültür idealistleriydiler. Bugün ise açgözlü tekelciler haline geldiler. Devlet tarafından herhangi bir şekilde dizginlenmektense demokrasimizi yok etmeyi tercih edecek durumdalar. Ve durdurulmaları gerekiyor. I. Şu Deccal Saçmalığı Amerikan teknokrasisinin yükselişini yirmi ikinci yüzyılda inceleyecek tarihçiler, bu dönüşümün zirvesini Peter Thiel’in Eylül ve Ekim 2025’te San Francisco’daki Commonwealth Club’da verdiği dört konferansta bulabilir. Thiel’in serveti 29 milyar dolar. Kendisi veri madenciliği devi Palantir’in yönetim kurulu başkanı ve PayPal’ın kurucularından biri. Bu tarihçiler, Amerikan teknokrasisinin garajlarda tuhaf icatlarla uğraşan, Whole Earth Catalog okuyan neşeli tiplerden Philip K. Dick kehanetlerini hayata geçiren karanlık oligarklara dönüşümünü izlerken, o dört konferansa özel bir yer verebilir. Konferansların konusu Deccal’di. Thiel şöyle açıklıyordu: “On yedinci, on sekizinci yüzyılda Deccal, bir Dr. Strangelove olurdu; bu türden kötü, çılgın bilim yapan bir bilim insanı.” Thiel konuşurken dışarıda onlarca protestocu yürüyordu. Bazıları şeytan kostümü giymişti. Ellerindeki pankartlarda “Son Yakın / Palantir Yoldur / Thiel Yolu Gösteriyor” gibi ifadeler yazıyordu. Thiel devam etti: “Yirmi birinci yüzyılda Deccal, bütün bilimi durdurmak isteyen bir Luddit’tir. Greta ya da Eliezer gibi biridir.” Greta, İsveçli iklim değişikliği aktivisti Greta Thunberg’di. Eliezer ise Berkeley merkezli yapay zekâ eleştirmeni Eliezer Yudkowsky’ydi. __Sınıf savaşı bundan daha zıvanadan çıkmış hale pek gelemez. Amerikan plütokrasisi hakkında ne derseniz deyin, ekonomik çıkarını nadiren dinî bir zorunluluk olarak çerçeveler. Ama Silikon Vadisi daha masum günlerinde bile büyüklenmeye yatkındı. Yalnızca yeni bir
Makale|Yazı
Reklam
Reklam