Hikaye, çok uzak bir gelecekte değil, neredeyse "beş on yıl sonrası" diyebileceğimiz bir yakın gelecekte, Dublin’de geçiyor. Seçimle başa gelen aşırı sağcı bir partinin, gücü eline geçirdikten sonra adım adım ülkeyi nasıl totaliter, baskıcı bir diktatörlüğe ve ardından kaçınılmaz bir iç savaşa sürüklediğini izliyoruz.
Biz bu yıkımı büyük makro pencerelerden değil; dört çocuk annesi ve bir bilim insanı olan Eilish Stack’in gözünden, yani bir evin içinden deneyimliyoruz. Öğretmenler sendikasında yönetici olan eşi Larry’nin gizli servis tarafından apar topar götürülüşüyle başlayan süreç, Eilish’in çocuklarını ve demans hastası babasını korumak için verdiği insanüstü bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.
"Felaket bir anda patlamıyor; gündelik hayatın içine sızarak, sizi yavaş yavaş alıştırarak geliyor."
Kitabı okurken ilk başlarda zorlanabilirsiniz çünkü yazar çok bilinçli bir teknik tercih yapmış: Metinde paragraf bölünmeleri yok ve diyaloglar için hiçbir tırnak işareti ya da konuşma çizgisi kullanılmamış. Konuşmalar, iç sesler ve dışarıdaki kaos, soluksuz blok metinler halinde akıyor. Okurken fark ettim ki bu üslup, yaratılan klostrofobik ve boğucu atmosferle mükemmel bir uyum içinde. Diyalog belirteçlerinin olmaması, karakterlerin sesinin totaliter rejim tarafından nasıl kısıldığını, seslerin düz metnin içinde nasıl silikleştiğini hissettiriyor. Okur olarak nefes alamıyorsunuz, tıpkı Eilish gibi bir sonraki cümlenin sizi nereye savuracağını bilmeden, nefes nefese okuyorsunuz.
Romanın en güçlü tarafı empatiyi bir duygu değil, tokat gibi bir deneyim olarak yüzümüze çarpması. Televizyonda gördüğümüz, sayılardan ve istatistiklerden ibaret sandığımız "mültecilik" kavramını, Batılı bir coğrafyada (İrlanda) kurgulayarak şu soruyu soruyor: "Bu sizin başınıza gelseydi ne