Gözlerinden ayırmıyordum gözlerimi. Başka bir yere bakarsam canım yanacakmış gibi geliyordu. Sadece onu görüyordum. Başka kimseyi istemiyordum. Kelimelerini dinliyordum. Ağzından çıkan harfleri. Söyledikleri bir yerlerde yazıyormuş gibi, konuşmasındaki virgülleri, noktaları görüyordum. Kelimelerinin arasındaki boşlukları. Gülümsüyordum. O gülümsediği için. Gülümseyerek konuştuğu için. Sakinleşiyordum. O sakin olduğu için. Artık korkmuyordum. O bana “Korkma” dediği için. “Üşüme!” diyen bir annenin sözünü dinler gibi. “Olur, üşümem” diyordum. “Gerekirse donarak ölürüm ama üşümem!”
“Zamanında, denetlemeler süresince raflara kaldırılan, yönergeye uygun olmayan ne kadar nesne varsa, onlar gibi, biz de cezaevine kaldırılmıştık. Ne de olsa biz de nesne sayılırdık. Başkaları tarafından zamanlarına el konulmuş bütün insanlar gibi. ”
Dostoyevski’nin ne yazdığını da hatırlıyordum:
‘Bizim yaşama karşı duyduğumuz yabancılaşma, canlı yaşamdan tiksinecek, onun adını bile duymak istemeyecek ölçüdedir.’
Hiçbir yer üstü kaynağı olmayan, yer altından sadece taş çıkaran bir ülke düşünün. Üstünde ne meyve ne sebze yetişen bir toprak, yağmur yağmayan bir gökyüzü düşünün. Peki bu ülkedeki insanlar nasıl hayatlarını devam ettirirler? Ne zorluklar yaşarlar? Her şeyden önemlisi, neden burada yaşamaya devam ederler? İşte bu soruları cevabının “umut etmek ve inanmak” olduğunu gösteriyor bu kitap.
Bütün kurguyu anlatabilmek için bilgiler en başta yoğun şekilde veriliyor. Kitabın gidişatına yayılmasını isterdim (son sayfalarda olduğu gibi). O sebeple ilk kısımlarında biraz sıkılabilirsiniz. Ama devam ettiğinizde macera sizi içine çekiyor, bitirmek için can atıyorsunuz :)