• Kutubi Sitte 4.cilt
    3 ciltte baslayan cihad bolumunun devami ile basliyor
    Cihad bölümü tüm yönleri ile yeterli olarak aciklaniyor.

    Cidal ve mira bölümu
    Munazara dini konularda görüs beyan etme adabina iliskin kisa bi bölüm

    Hac ve umre bölümü
    Tüm yönleri ile detayli aciklanmis

    Aciklamalar basarili
    Sikici degil ve konuyu anlamaya yetecek derinlikte.
  • -- Martin Eden kitabı ile ilgili spoiler içerir --




    Martin Eden’ın hayran olduğu Ruth Morse karakteri, Jack London’ın lise yıllarında tanıyıp büyük hayranlık duyduğu Mabel Applegarth’tan esinlenmedir. Jack London, önce onun kardeşi Ted ile tanışmış (burada olduğu gibi kavgada değil, okulun münazara kulübünde) ve onun davetiyle evlerine gidip üniversitede okuyan, güzel ve son derece hassas bünyeli (aslında verem olan) ablası Mabel’ı görmüştü. Kültürlü bir aile olan Applegarth’lardaki resimlere, kitaplara, evin sıcak ve samimi ortamına hayran kalan 20 yaşındaki Jack London, bütün ailenin sevdiği bir kişi oldu. Hatta aile, Yosemite Vadisi’nde geçirdikleri bir yaz tatiline onu da götürdü.
  • İmam, ehli kitap ile münazara için patrik ve papazların olduğu tartışma ortamında ilk cümlesi şöyle olmuş:
    - “Papaz efendi, çoluk-çocuk nasıl?”
    Papaz , kibirle yüzünü ekşitmiş;
    - "Hıristiyan din adamlarına münâzaraya geliyorsun da, daha papazların, papanın çoluk-çocuk edinmek gibi süflî (aşağılık)işlerle meşgul olmadığını bilmiyorsun öyle mi! Bu ne cehâlet!” ...
    İmam gülmüş;
    - “Bilmediğimden değil... Fakat;
    Kendinize bile yakıştıramadığınız, süflî iğrenç bulduğunuz, eş ve evlât edinme vasfını Allâh’a isnad edişinizdeki tutarsızlığı size söyleteyim dedim.
  • Abdullah Bulut
    Mustafa Öztürk Hocanın bugünkü Karar Gazetesinde yazmış olduğu ‘’Felsefi düşünce alanında cari açık sorunumuz’’ başlıklı yazısını okuyunca onun bu yazısını tamamlayıcı bir unsur olsun diye bu paylaşımı yapma ihtiyacını hissettim. Hayırlı olur inş.
    Prof. Dr. Angelika Neuwirth’e Göre Kur’an da Felsefe-Dil İlişkisi ve Beled Suresi Yorumu:
    Kur'an, kendisini Geç Antik Dönem'de hakim olan teolojik meseleleri hakkında süregelen bir münazaranın nüshası (transcript) olarak takdim eder. Bu Kur'ani münazara kimi zaman metodolojik olarak Aristo gibi felsefi mecralara bile müracaat eder. Bir örnek vermek gerekirse: Ayetlerin anlaşılırlık ve belirsizlik derecelerini sınıflandırmak için Kur'an Aristo'nun kategorilerinden iki tanesini kullanır: muhkem (Yunanca'da pithanos) ve de müteşabih (Yunanca'da amphibolos) . Kur'an gibi bilgi odaklı bir metinde mantık ile olan ilişkinin daha bile derinlere inmesi hiç şaşırtıcı değildir: En azından Kur'an'ın felsefi bir mütalaasını savunan bir alime Muhammed el-Gazzali'ye (ö.1111) göre, kendisinin el-.Kıstasül-müstakim adlı eserinde açıkladığı gibi, Kur'an'daki argümanlar kıyasi oluşumlarla (syllogistic structures) dolup taşmaktadır.
    Kur'an'ın Geç Antik Dönem münazara kültüründe aktif ve yaratıcı bir unsur olarak zuhur ettiği alan her şeyden önce teolojidir. Ki bu aynı zamanda dili de kapsar - Kur'an'a göre varoluştan ve yaratılıştan önce de mevcuttu; bu yüzden yaradılanlar ve yaratma eylemi eninde sonunda linguistik kurallara boyun eğer. Bu, yerel Arap boyutlarını aşan nitelikte bir teolojik devrimdir. Bu prensip, Hıristiyanlık'daki logos teolojisine, yani Tanrı'nın İsa'da vücut bulması doktrinine, Kur'an'da "Kelimetullah" mefhumuna verilen yeni anlam aracılığıyla açıkça meydan okumaktadır. Bu anlayış Kurani metinde kurulan temel bir paralellikle açıkça örneklendirilmektedir: Kurani dil simetri ifade etmek için Siğatu'l-müsenna'yı kullanmak suretiyle denklik ifade ederken, aynı şekilde bütün yaratılmışlar da dengeli, hatta simetriktir. Bu noktada dil yaratılmışların ikiz görüntüsü değil, modeli ve kalıbıdır. Dil ve yaratılış arasındaki bu paralellik genişletilebileceği için, maddiden alınıp epistemiğe verilen bu önceliğin etik sonuçları vardır: insan vücudunun mikrokozmosu nasıl simetrikse toplum organizasyonunun temel birimi olan şehir makrokozmosu (el-Beled) da dengeli olmak zorundadır. Cahiliyenin insan merkezli ve kahraman odaklı ideallerinin yerini rahmet prensibinin aldığı uyumlu ve ahlaki bakımdan bilinçli bir dünya olmak zorundadır. Bu yeni teoloji, dili temel alır ve dilin, yaratılışta görülebilen mantığını kanıt olarak kullanır. Farabİ'nin, Platon'nun Politeia'sı üzerindeki çalışmasından çok daha öncesinde Kur' an' ın kendisinde İdeal Şehir - Tanrı' nın Şehri- muhayyilesi çok canlıdır.
    Beled süresi bir dizi kasemle başlar: İlki, la uksimu bi-haze'l-beled "Hayır! Bu şehre yemin olsun ki" ifadesidir. Bu ifade zihinde şu fikirleri uyandırır: Meskun bir şehir olarak yüksek dereceye sahip bir belde ve -zımnen kutsal bir mekân olarak- muhatabın memleketi olan ve daha önce mukaddes bir mekân olarak takdim edilmiş olan Mekke şehri. İkinci yemin ve validin ve ma veled "doğurana ve ondan doğana" şehir ile -sosyal hayatın bir esası olması hasebiyle (1-3. ayetler)- tevlit ameliyesi arasında bağlantı kurar. Burada en az iki semantik (anlambilimsel) kayıt söz konusudur: Kutsal&Topografik-(beled, "şehir") ve psikolojik&sosyal (valid veled, "doğurana ve ondan doğana" ). Tevlit ameliyesi ile kudsiyet arasında rabıta kuran kasemler dizisi, böylelikle bir sonraki ayet için etkili bir girizgâh vazeder, fakat bu takip eden ifade şaşırtıcı bir şekilde, insanın - düzenli bir yerleşim (polis, el-beled) kurmadaki tüm kabiliyetine rağmen - noksan bir varlık olarak yaratılmış olduğunu iddia eden negatif bir üsluba sahiptir. Le-Kad halagne'l-insane fi'l-kebed, "Gerçekten, biz insanı bir meşakkat içinde yarattık." Tam anlamıyla sarih olmayan "meşakkat içinde yarattık" ibaresi sonraki ayetlerde (5-7) izah edilmektedir: "İnsan" ın hala pagan davranış kodlarına bağlı bulunuşu, onun dünya malına karşı olan tavrında kendini gösterir. Ye’kulu ehlektu malen lubeda "yığınla mal harcadım" diyerek aşırı harcamasıyla böbürlenir. -Buna yakın bir ifade, İslam öncesi Arap şiirinden, Antare'nın bir mısrasından alıntı : fe-iza şeribtu fe-inneni müstehlikun mâli, "Ne zaman içsem servetimi batırıyorum" - Pagan Araplara ait değerler sistemine (paradigm) göre aşırı harcama ve aşırı cömertlik (cûd), şöhret ve itibar kazandıran bir fazilettir. Surede bu durum bir ahlak bozukluğu olarak yeniden yorumlanmaktadır. Önceki ayetleri takip eden e-yahsebu en lem yerahu ahad, "kimse onu görmedi mi sanıyor? " şeklindeki kınama ifadesi, kibirli kişinin bilgi bakımından daha düşük seviyede (epistemic inferiority) olduğunu ortaya koyar. İnsan hesap vermekle yükümlü olduğunu idrak edememiştir.
    Bu, kendini yeterli gören ancak esasında cahil olan pagan birey imajına mukabil, yeni bir insan imajı inşa edilmektedir. Buna göre insan ilahi olarak özel yeteneklerle donatılmıştır: Görmek yani algılamak ve konuşmak yani anlamak. e-lem nec'al lehu ayneyn ve lisanen ve şefeteyn? "Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? " Bu fizyolojik donanım (ikinci yemindeki ve validin ve ma veled ,, doğurana ve ondan doğana" ifadesindeki fizyolojik kayda atıfta bulunularak) insanı kendi davranışlarından mesul kılar. Ancak onun bu donanımı sadece ahlaki bir mesuliyeti gerektirmekle kalmaz, aynı zamanda ilahi yaratmadaki ahengi de yansıtır. Şöyle ki, insan ahenkli bir şekilde biçimlendirilmiştir, bir çift göz (ayneyn) ve bir çift dudağa (şefeteyn) sahip olması morfolojik olarak tesniye forumuna bürünmüştür. Mikrokozmos olan insanın tecrübi olarak kanıtlanabilir bu. yapısının makrokozmosa yani şehre (polis) uyarlanması gerekmektedir. Tesniyedeki morfolojik yöntem, aynı şekilde içinden iki yolun geçtiği şehir imgesini kurmada da kullanılmaktadır necdeyn: ve hedeynahu'n-necdeyn (10. ayet) .
    Henüz aşılmamış "sarp yokuş" el-'akabe, Je-laktahame'l-' akabe, "Fakat o sarp yokuşu aşamadı" (birinci yemindeki topografik kayıtla -la uksimu bi-haze'l¬ -beled- bağlantı kurarak) ilk etapta bir muamma olarak görünür. en-necdeyn" iki yol" ibaresi ilk bakışta muhatabın vatanı olan Mekke'nin topografisine bir atıfta bulunur gibi gözükse de, ibarenin Kitab'ı Mukaddes'e ait bir motifi çağrıştırdığı göz ardı edilemez; Kitab-ı Mukaddes'de "iki yol" ibaresi, ahlaki tercihler bağlamında geçer. "Sarp yokuş" el-'akabe muamması surenin can alıcı kısmı olan 13-16. ayetlerinde benzeri bir şekilde çözülmektedir. Sarp yokuşu tercih etmek, köle azad etme, aç olanı doyurma ve fakiri koruyup kollamadan müteşekkil ahlaki bir çabadır: fekku rakabe/ ev itamun fi yevmin zi mesğabe/ yetimen za magrebe/ ev misklnen za metrabe "Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut hiçbir şeyi olmayan bir yoksulu doyurmaktır."(Kur’an’ı Anlama Yolunda I/Kuramer Konferansları. Yay. Kuramer. İst. 2017. s. 297-300)
  • Hayıflanmam odur ki, keşke bana hesap soran bir muhafız değil, benimle münazara yapan bir bilge olsaydı karşımda. O vakit hesap yerine cevap verebilme mutluluğunu birlikte yaşardık