• 90 sayfalık incecik bir kitap nasıl olur da insanı bu kadar yorar?
    Tolstoy, bu kitapta her insanın yapması gereken içsel yolculuğunu; hayatını ve inançlarını sorgulamayı o kadar başarılı bir şekilde yapıyor ki siz de, kendinizi, fark etmeden sizi siz yapan değerleri sorgularken buluyorsunuz ve bunu cidden fark etmiyorsunuz ta ki sayfayı çevirmek için elinizi kaldırıp gerçek dünyaya bir anlığına döndüğünüzde beyninizdeki sızlamayı hissedene kadar.

    Tolstoy size sorular soruyor ve siz soruyu daha anlamaya çalışırken yoruluyor cevabı düşünürken kan ter içinde kalıyorsunuz. Çünkü Tolstoy sizden belki de bir insan için ikna etmesi en zor kişiyi ikna etmenizi istiyor: Kendinizi.

    Bu türden bir yolculuk her insanın -evet insanın bunun hangi dine mensup olduğunuz veya olmadığınızla alakası yok- hayatının en azından bir döneminde ne için yaşadığını ve kim olduğunu çözmek için yapması gereken bir yolculuk. Özellikle dini anne-babasından miras olarak alan biz Müslüman gençlerin!

    Kitabın son 50 sayfasını sesli okumak durumunda kaldım zira sorgulamaların can alıcı evresindeydik ve ben heyecanlı bir münazara izliyor gibiydim.Kendi iç çatışmam canlanmış ve önümdeydi işte.
    Yaşamaya karar vermişti sonunda,aklıyla bir şeylere ulaşmaya çalışıyor ama kalbi rahat etmiyordu bu sefer de. Hatta bir ara kendimi "aradığın İslamiyeeet boşuna yoruluyorsun bizi de yoruyorsun" derken bile buldum. Ama iyi ki de yormuş,kendi inandığı öğretisinin yanlış taraflarını eleştirirken,benim de kendi yaşadığım dinimi tekrar gözden geçirmemi sağladı. Gerçekten İslamiyeti mi yaşıyordum ben yoksa bugüne kadar gördüklerimi akıl ve kalbimle tam anlamıyla tasdik etmeden taklit mi ediyordum sadece?
    Sorgulamamız gerekiyordu.Öğreti dediği şeylerdeki hakikat ve yanlışı ayırt etmenin gerekliliğinden bahsediyordu mesela; aynı bizim israiliyat ile islamiyeti ayırmamız gerektiği gibi...
    Okumamız ve daha çok okumamız gerekiyordu. "Furkan" kitabını okuyup onunla yetişip "doğru ve yanlışı fark edebilen" olmamız gerekiyordu.Çünkü Benim Kitabım'da "fark edenler" üzerine yemin ediliyordu.

    Kimi kaynaklarca, Tolstoy'un "OKU", "DÜŞÜN" ve "FARKINDA OL" eylemlerini, kendisine iman eden herkese zaten farz kılmış olan İslamiyetle tanışmış olduğu söyleniyor. Bunun doğruluğu nedir bilinmez ama Tolstoy'un, tüm insanları sormaktan ve cevap aramaktan korkmadıkları bir dünyaya davet ettiği aşikar. O yaşadığı boş hayata bir anlam bulmak için, gözlerini açmış. Şimdi sıra bizde...


    "Ve gözlerimi açtım."
    Selametle.
  • Sabetay Sevi olayı, Mesih bekleyen sıkıntı içinde tüm Yahudi âleminde heyecan yaratmıştı. Örneğin Avrupa’da da bu tepkiler izlenmişti.1666’da Almanya’da çizilmiş bir gravürde Sabetay Sevi, kitleleri etkileyecek bir haşmetle atının üzerinde resmedilmiştir. Sabetaycılık, en son evrimini Jacob Frank’ın (1726-1791) akımında yaşadı. Hahambaşılıkların takibine uğrayan bu akım, bu kez Hıristiyanlık âleminde bir saha buldu. Mensupları; Polonya ve Avusturya asilzadeleri, askeri ve sivil ileri gelenleri arasına katıldılar. Birçok Frankçı Freemason oldu ve mistik, Kabalistik ve devrimci fikirleri, Aydınlanma (Haskala) görüşleriyle birleştirdiler. (Örneğin; E.Jase Hirschfield) Asyalı biraderler adlı bir tür Masonik düzenin üyesiydi. Bu düzende Yahudi- Kabalist ve Hıristiyanlık öğeleri mevcuttu. 1775’te Hıristiyanlığa dönen ve Franz Thomas adını alan Jacob Sasportas (1610-1698) adlı Amsterdamlı Alahacı, Sabetaycılığın geleneksel Yahudi Kurtarıcı (Mesih) görüşüyle çeliştiğini ve Hıristiyanlığa daha yakın düştüğünü savunur. Jacob Emden (1697-1776) adlı ünlü Alman Rabi de, Sabetaycılığa karşıdır. Sabetaycı olduğundan şüphelendiği Kabalist Eyeschutz ile yaptığı münazara, Aşkenaz Yahudilerini bir süre iki kampa ayırdı. Günümüzdeki eser miktardaki Sabetaycılar ise Sevi’nin özellikle Kabalist görüşlerinin değerini savunmaktalar.
  • Müslüman olarak içinde yaşadığımız rejim belimizi ikiye büküyor. Yarım asırdan fazla bir zamandır sırtımızda çirkin bir kambur taşıyoruz. Yükümüz ağır, sorumluluk duygumuz ise zayıf. Kamburun farkında olmayanlar milyonlarca. Yardımlaşma hissimiz güdükleşmiş. Afganistan'da, Suriye'de, Filipinler'de Müslümanlar mı katlediliyor, yoksa Mecusiler mi umurumuzda değil. Gafletin kuyusu içinde, ilmimizin, ehliyetimizin, memuriyetimizin vasfına bakmadan, üzerimize vazife olmayan mevzuların tartışmasına dalmışız. Maişet derdi ise baş meselemiz. 
  • Medreseler yükseliş dönemlerdeki fonksiyonunu yitirmiş , aktif metodun özünü teşkil eden münazara ve soru - cevap ;
    yerine ezberciliğe bırakmıştı. Keşfedeci zekaların yerini taklitçi beyinler aldı ..
  • Entelektüel bir tartışmaya girmek aşık olmak gibidir. Öyle ki bittiğinde değişirsiniz, başka bir insan olursunuz. Karşınızdaki kişi de değişir tabii. Eğer fikrinizi gözden geçirmeye hazır değilseniz, kimseyle hiçbir konuda tartışmaya girmeyin. Sadece değişime açık insanlar gerçek anlamıyla münazara edebilir. Yoksa egolarımız zihnimizi kapatır. İllaki haklı olma arzusuyla konuşanlar asla diyalog kuramazlar.