"Ortaçağ kentlerinde bu türden mezarlara sık rastlanırdı. En işlek caddelerde , en kalabalık ve gürültülü pazarlarda, atların ayaklarının, arabaların tekerleklerinin altında, kendini sonsuz bir keder, kefarete adamış bir insanın duvarla örülmüş, parmaklıklı bir mahzende, bir kuyuda, bir hücrede gece gündüz dua etmesiyle sık karşılaşılırdı. Ve bu garip görüntünün günümüzde bizde uyandırdığı tüm düşünceler, evle mezar, şehirle mezarlık arasındaki bu geçici mekan; insan topluluğundan kopmuş bir halde artık ölü sayılan bu canlı; karanlıkta son yağ damlasını tüketen bu lamba; bir çukur çırpınan bu yaşam kalıntısı; bir taş hücrenin içindeki bu soluk, bu ses, bu sonsuz dua; sonsuza dek öteki dünyaya çevrilmiş olan bu yüz; şimdiden başka bir güneşle aydınlanan bu göz; mezarın çeperlerine yapışmış bu kulak; bu bedende tutsak kalmış bu ruh, bu hücrede tutsak kalmış beden ve etten ve granitten çifte bir kılıfın altında kederle inleyen bu ruh, oradan geçen kalabalık tarafından fark edilmezdi. O dönemin pek mantıklı, incelikli olmayan dindarlığı bir dini etkinliğe çok yönlü bakma yeteneğinden yoksundu. Meseleyi bütünüyle ele alır, gerekirse fedakarlıkları kutsar, saygıyla karşılar, yapılanları onurlandırır, ama çekilen acıları pek umursamaz, pek fazla merhamet beslemezdi."