Akşam karanlığının yavaş yavaş koyulaşmaya yüz tuttuğu saatlerdi.
Beyoğlu İstiklal caddesi girişinde, bakımsızlıktan görüntüsü iyice silikleşmiş tarihi çeşmenin önünde iki çocuk birbirine sokulmuş mışıl mışıl uyuyordu.
Yaşları 15-16 civarında iki çocuk.
Belki de "tinerci" denilenlerden.
Belki de uyumamış "sızmışlardı."
Nicedir akmayan kurumuş ve metruk çeşme, gecenin kuru soğuğunda beton zemin üzerine iki çocuk akıtmıştı sanki!
Ve cadde, gidiş-gelişlerde her zamanki izdihamını yaşıyordu. Bir, caddeye henüz girenler görüyordu çocukları,bir de, caddeden henüz çıkıp Taksim meydanına çıkanlar...
İstiklal caddesi her zamanki rutin işlevlerini olanca hızıyla yerine getiriyordu.
İnsanlar sinemaya girmek için bilet alıyorlardı. İnsanlar sanat düşkünlüklerinin en doğal bir yansıması olarak dükkanlardan kitaplar, CD'ler, kasetler seçiyorlardı. Türkü sesleri, şarkı sesleri, protest müzik sesleri, yerli ve yabancı starların kah hançerelerini yırtarcasına üst perdeden, kah duyarlı ve duygusal tınılarla slow olark yorumladıkları müzik parçaları birbirine karışıyordu.
O iki çocuk orada, beton zeminde, öylece yatıyordu.
İstiklal, bildiğimiz İstiklaldi.
Yürürken laflayan insanların ağzından film eleştirileri dökülüyordu.
Henüz bitirilmiş son kitabın hayranlık dolu özetleri çıkarılıyordu.
Arada kimi gençlerden emekçi halkımıza dair devrimci çözümlemeler, kimi orta yaşlılardan ise ahlakın gittikçe yozlaştığına dair yakınmalar duyuluyordu.
O iki çocuk orada, beton zeminde, öylece yatıyordu.
Caddedeki dükkanların ve insanların en önemli gündemlerinden birinin de yaklaşan 14 Şubat Sevgililer Günü olduğu anlaşılıyordu.
Sevgiliye ne alınmalıydı?
Hem sevenin hem de sevilenin kültür düzeyinin yüksekliğini ima edecek edebi dozu ağır bir kitap nasıl giderdi acaba?
Ya da gecenin gizemli